Cinli Kuyu Laneti: Ömerli’de Dehşet Gecesi
Paranormal Korku Hikayesi | Özet: Ömerli’de kamp yapan dört arkadaşın Kara Cüceler ve cinli kuyu efsanesiyle başlayan korku dolu gecesi. Gerçek bir kabusa dönüşen kamp hikayesi ve trajik sonu.
Merhaba, ben Kenan. İstanbul Ömerli’ye bağlı Kurna köyünde oturuyorum, yaşım 25. Bundan üç yıl önce yaşadığım korku dolu bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Hayatımın en unutulmaz anlarından biriydi; belki de en başta geleniydi. Böyle bir olayı nasıl unutabilirim ki?
Ben ve en yakın dostlarım Alper, İnan ve Tunç… Biz dört arkadaş, birbirimizden hiç ayrılmaz, her şeyi birlikte yapardık. Yaşlarımız aynıydı, hatta Alper’le aynı gün doğmuşuz. “Kan kardeşi” derler ya, ondan bile öteydi bizim bağımız. Canım arkadaşım Tunç’u rahmetle anıp, onun ölümüne sebep olan hikayemi anlatmaya başlıyorum.
Bir yaz Cuma akşamıydı. Cumartesi ve Pazar günleri iş olmadığı için o iki günü değerlendirmek istedik. Uzun zamandır aklımızda olan gece göl kıyısında kamp yapma fikrini ortaya attık. Herkes kabul etti. Gündüz gerekli malzemeleri hazırlayıp ailelerimizden izin aldık. Tunç’un ailesi bu fikre biraz karşı çıktı; “Gündüz gidin gelin, gece kalmayın,” gibi şeyler söylediler. Ben alttan girdim üstten çıktım, bir şekilde ikna ettim Tunç’un ailesini.
Her şey hazırdı. Malzemeleri arabanın bagajına doldurup yola koyulduk. İstanbul’da yaşayanlar bilir Ömerli İçki Deresi’ni, oraya doğru sürdük arabayı. Yaklaşık iki saat süren engebeli, toprak yolda ilerledikten sonra istediğimiz yere varmıştık. Hani derler ya, “kuş uçmaz, kervan geçmez” diye? Tam da öyle bir yerdi ve bu bizim için en uygun mekandı.
Hava kararmadan çadırları kurduk, malzemeleri yerli yerine yerleştirdik. Gölün kıyısına kamp ateşini yaktık. Burada telefonlar çekmiyordu. Kimsenin telefonunda sinyal olmaması iyiydi, yoksa telefon bağımlısı Alper’i sosyal medyadan ayıramazdık. Şarkılar, türküler derken gece yarısı oldu ve kampın olmazsa olmazına gelmişti sıra: korku hikayelerine.
Bizim çocuklar arasında ben ve Tunç hariç diğer ikisi bu konulardan çok korkarlardı. Onlar her ne kadar “Olmaz, boş verin,” falan dese de ben başlamıştım bile anlatmaya: “Siz Kara Cüceleri duydunuz mu? Hani köylerde gezer, kimsesiz çocukları kaçırır, ormandaki derin cin kuyularına atarlarmış…”
Tunç, “Vay Kenan, güzel hikayeye benziyor, anlat hele!” diyerek ortalığı kızıştırdı. Bu Kara Cüceler hikayesini babaannemden duymuştum, eskiden yaşanmış bir olaymış. “Hadi, sabaha kadar seni mi bekleyeceğiz? Anlat artık Kara Cüceleri!” dedi. Ben de, “Kara Cüceler,” deyip hikayenin içine girdim.
“Eskiden köy yerlerinde şimdiki gibi su yoktu. Yani bizim evimizdeki gibi vanayı açıp su ihtiyacını gideremiyordu insanlar. Su gereksinimlerini kuyulardan çekerek sağlıyorlardı ve her evin bahçesinde genelde bir kuyu olurmuş. Gel zaman git zaman, köyde bir kadın üçüncü çocuğuna hamile kalmış ama yoksulluk yüzünden bebeğini dünyaya getirmek istemiyormuş. Hamileliği boyunca düşük yapmaya çalışmış ama istediği gibi olmamış. Bu kadının yaptığı hata, bebek dünyaya gelince belli olmuş. Köy yeri, ne doktor var ne ebe… Kendi imkanları ile bebeği zar zor, kan revan içinde dünyaya getirmiş. Ama bebek tek gözü kör, ağzı yamuk ve ayakları içe dönük bir şekilde gelmiş dünyaya. Bunun sebebi ise kadının hamilelikte yaptığı şeylermiş: ağır kaldırmak, ilaç içmek, yüksekten atlamak… Bebek düşsün diye bu yaptıkları, bebeğin engelli olmasına sebep olmuş.”
“O kadın doğumu evde tek başına yapmış. Bebeği öyle görünce hem üzüntü hem korkunun verdiği ani kararla hemen bebeği alıp evin yan tarafındaki kuyuya atmış. Kadın, bebeği kuyudan attıktan sonra eve gidip ağrılar içinde kıvranmış. Öyle bir ağrı çekiyormuş ki sesi, feryadı bütün köyde yankılanmış. Köylülerden biri ne olduğunu öğrenmek için kadının evine gitmiş. Kadını yerde acı çekerken gören o köylü yardım etmek istemiş. O sırada birkaç köylü daha gelmiş kadının yardımına. Kadın, gelen birinin yakasına sarılmış ve ‘Ben böyle olmasını istemedim,’ demiş. Sarıldığı kadın da ‘Ne oldu, bebek nerede?’ diye sormuş. Acı içinde kıvranan kadın, bebeğin ölü ve engelli olduğunu, bu yüzden onu kuyuya attığını söyledikten sonra oracıkta can vermiş.”
“Diğer kadınlar jandarmaya haber vermişler. Jandarma gelip cesedi almış, kadının kocasına haber vermişler. Zavallı adam, tarlada iki çocuğu ile her şeyden habersiz çalışıyormuş. Adam eve gelmiş, olanları öğrenip feryat figan etmiş. Daha sonra o adam kuyunun dibine gidip aşağıya doğru bakmış. Hiçbir şey görünmüyor tabii. Adam her ne kadar bebeği oradan çıkarmak istese de bunu başaramamış. Elinden gelen tek şey kuyunun üstünü kapatıp orayı o bebeğe mezar etmek olmuş.”
“Aradan günler geçmiş ki köyde tuhaf olaylar baş göstermeye başlamış. Geceleri köydeki bütün kuyulardan bebek sesleri geliyormuş. Köylü bunun nasıl olduğunu anlamaya çalışırken, o gün o bebeği kuyuya atan kadının evine giden kadınlardan bir tanesi, bu olayların o kadının yüzünden olduğunu, o kadın bebeğini kuyuya atınca tüm bu musibetlerin baş gösterdiğini söylemiş. Öyle ki bütün köylüler de bunun mantıklı olduğunu düşünmüşler. Adamın evine gidip, ‘O bebeğin cesedini kuyudan çıkar, ona bir mezar yap, yoksa bütün köy helak olup gideceğiz!’ demişler. Adam ne yapsın? Elinden gelen bir şey yok, çıkaramamış bebeğini kuyudan. Kendisi de zaten geceleri karısının geldiğini, kuyunun başında saatlerce ağladığını, sonra iki tane Kara Cüce’nin onu alıp sürükleyerek ormana doğru götürdüğünü söylemiş.”
“Bu olaylar köyün her yerinde yaşanmaya başlamış. Köydeki tüm kuyuların suları birden kurumuş. Hasat mevsiminde kuraklık nedeniyle bir tane dahi ot bitmemiş. Köylüler her gece gelen bebek seslerini, ağlama seslerini duymaktan kafayı yiyecek hale gelmişler ve bir bir köyü terk etmeye başlamışlar. En son o adam ve iki çocuğu kalmış köyde. Adam bırakıp gidememiş köyü. Gel zaman git zaman, adam da yaşananlara dayanamayıp kendini kuyunun dibinde av tüfeğiyle vurmuş. İki çocuk ise olaydan üç gün sonra bitap biçimde köyün çıkışında bir çoban tarafından bulunup jandarmaya teslim edilmiş.”
“Hasılı, o köy artık Kara Cücelerin olmuş. Kimse o köye gitmeye cesaret edemiyor; köyde geceleri sesler, gölgeler, Kara Cüceler cirit atıyormuş. Tanyeli Köyü olan köy, artık Cinli Kuyu Köyü olarak anılmaya başlamış. Hala o kuyunun olduğu yerden, yatsı ezanından sonra o köyün yakınından geçenler bebek sesleri duyduğunu söylüyorlarmış. İşte Kara Cücelerin hikayesi buymuş,” dedim.
Bizimkiler beni pür dikkat dinlemişlerdi. Tunç bana bakıp, “Vay kanka be, ne hikayeler varmış sende! Tüylerim diken diken oldu valla,” dedi. Alper ve İnan adeta birbirlerine sokulmuş vaziyette bana bakıyorlardı. “Lan oğlum, böyle bir ortamda anlatılacak hikaye mi bu şimdi? Sabah nasıl olacak? İyi olmadı bunu anlattığın,” dediler. Ben de, “Oğlum adı üstünde işte, hikaye. Belki 200 sene, belki de daha fazla önce yaşanan bir olay,” dedim. İnan, “Vallahi ben bilmem. Ben bu gece uyumam, sizi de uyutmam, haberiniz olsun,” dedi. Ben de gülerek, “Sen merak etme İnan, ben sana sarılıp uyurum,” dedim.
Sonrasında, “Beyler, bu arada ateş sönmek üzere, kim odun toplayacak?” diye sordum. Kimseden çıt çıkmıyordu. Ben de Tunç’a bakıp, “Oğlum bunlar put kesildi, iş bize düştü. Haydi,” dedim. Tunç da, “Siz burada böyle çifte kumrular gibi birbirinize sarılıp oturun, biz toplarız odunları,” dedi ve birlikte telefonların ışığını yakıp odun toplamaya koyulduk.
Kamp alanından bayağı bir uzaklaştık. Bir yığın odun toplayıp geri kamp alanına dönerken, karşımızdan bize doğru gelen birini gördük. Tunç, “Kim lan bu?” dedi. Ben, “Bilmiyorum, bizimkilerden biri olamaz. Onlarda nerede o cesaret?” dedim. O kişi bize doğru yaklaşıyordu. İyice yakına gelince bunun Alper olduğunu fark ettik. “Hayırdır oğlum, nereye gidiyorsun sen?” dedim. Yüzüme bakmadan, “Tuvaletimi yapmaya,” dedi. Ben de, “Geleyim mi? Yalnız mı gideceksin?” dedim. “Gerek yok,” diyerek yanımızdan geçti ve gitti. Tunç’la, “Allah Allah! Tuhaf, içmeden sarhoş mu oldu bu çocuk lan?” dedik. Daha sonra aramızda, “Bırak, ihtiyacını rahat rahat görsün,” diye bir muhabbet geçti. Ama Alper’in telefonunun falan ışığı da yanmıyordu. Ben yine de, “Baksak mı?” diye söyledim ama Tunç, “Bir şey olmaz, yürü,” dedi ve kamp alanına doğru gittik.
Ben öndeydim, Tunç ise 10 metre kadar geride kalmıştı. Ben kamp alanına, ateşin yanına gelince olduğum yerde dondum kaldım. Kucağımdaki odunlar yere düştü. Geriden gelen Tunç bana bakarak, “Ne oldu lan?” dedi. Ben sadece, “Alper…” diyebildim. Tunç, “Lan oğlum, bırak, bir şey olmaz dedik ya,” dedi. Ama benim baktığım yere bakınca, “Oha! Bu ne lan?” deyip kendini geri attı. Alper karşımızda, İnan’ın yanında oturuyordu.
İnan, “Alper? Oğlum ne oldu size, hayalet görmüş gibisiniz?” dedi. Ben de, “Alper, sen az önce bizim yanımızdan geçip tuvalet ihtiyacını görmeye gitmedin mi?” dedim. Alper, “Saçmalamayın lan! Siz gittikten sonra ben buradan hiç kalkmadım. Oğlum bak yeter! Az önceki hikaye, şimdi de bu dediğin… Bizi korkutmaya mı çalışıyorsunuz? Geldiğimize pişman etmeyin bizi!” dedi ve bize sertçe bir bakış attı.
Ben ve Tunç birbirimize dönüp, “Yok oğlum, sendin! İleriye doğru, yanımızdan geçtin gittin,” dedik. Alper, “Tamam bak, korktuk, başardınız. Bitirin artık şu oyunu,” dedi. Tunç bana bakarak, “Bırak kanka, çok korktular. Tamam, yeter,” dedi ve olduğu yere oturdu. Ben de çok ses etmeden ateşe biraz daha odun atıp ortam yumuşasın diye şarkı söylemeye başladım. İnan da bana eşlik ediyordu. Tunç ve Alper de girdi şarkıya.
Olayın üstünden bir saat kadar bir zaman geçmişti. Tunç bana bakarak, “Kanka, çadırdan yiyecek bir şeyler alalım. Bana ışık tut,” dedi. Ben de, “Olur kanka,” dedim. Tunç’un asıl amacı beni ortamdan uzaklaştırmaktı, biliyordum. Olduğumuz yerden kalkıp 20 metre ötedeki çadıra gittik Tunç’la beraber. Çadıra girdik. Bana bakarak, “Oğlum, belli etmemeye çalışıyorum ama neydi lan bu yaşadığımız? İkimiz de aynı hayali görmüş olamayız. O, Alper değil miydi?” dedi. “Bilmiyorum kanka. Ama ben de senin gördüğünü gördüm, senin duyduğunu duydum. Bu olayı hiç yaşanmamış gibi yapmamız lazım. Sabah olunca da buradan bir bahaneyle çekip gitmemiz lazım. Şimdi dönelim ateşin yanına, belli etmemeye çalışalım. Ama uyumamız da gerekiyor, ona göre hareket edelim,” dedim. Tunç da beni onayladı ve İnan ile Alper’in yanına gittik.
Cips, kola, çerez derken sohbet muhabbet koyulaştı. Bu muhabbet esnasında benim dikkatimi çeken bir şey vardı: kamp alanının ilerisinde ara ara bir ışık yanıyor, 3-5 saniye sonra sönüyordu. Bunun ne olduğunu merak etmeye başlamıştım. Ben o ışığa bakarken birden havada bir karga sürüsü gördük; bağırıyor, tepemizde uçuyorlardı. Bizimkiler tabii bu durumdan korktular. Ateşe daha fazla odun attık, belki giderler diye düşündük ama yok, tepemizde daire çiziyorlar, değişik sesler çıkarıyorlardı.
Ben ayağa kalkıp, “Bu böyle olmayacak, haydi toplanın gidelim buradan!” dedim. Diğerleri de, “Evet, tadı kaçtı buranın,” dediler. Saat gece yarısı 3 olmuştu. Biz çadırları falan toplayıp arabaya yükledik. Herkes bindi arabaya. Ben kontağı çevirdim ama araba çalışmadı. Bir kez daha denedim, yok, olmuyor. “Neyi var bunun?” diye söylenmeye başladım. Tam o sırada havada uçan kargalar bizim arabaya doğru hücum ettiler. Adeta kendilerini arabaya vuruyor, boyunlarını kırıp yere düşüp ölüyorlardı. Yüzlerce karga aynı anda saldırmaya başladı. Biz ne yapacağımızı bilemeden arabanın içinde bir sağa bir sola bakıyorduk. Bu böyle sanırım yarım saat sürdü. Daha sonra kargalar dağılmaya başladı.
Ben yavaşça arabanın içinden çıktım. Ortalık mezbaha gibi olmuştu; araba kanlar içinde kalmış, her yere karga ölüleri savrulmuştu. Hemen arabanın ön tarafına geçip kaputu kaldırdım, motora falan baktım. Hiçbir şey yoktu, fazla da anlamazdım gerçi. Kaputu tekrar indirince gözlerime inanamadım: arabanın içinde kimse yoktu! Sağa sola baktım. “Nereye gittiniz lan? Tunç! İnan! Alper!” bağırıyorum ama cevap veren yok.
Daha sonra uzaktan bir ses duydum: “Gel Kenan, buradayız!” Bu Tunç’un sesiydi. Sesin geldiği yöne doğru gittim. “Neredesiniz lan?” Tunç yine seslendi: “Gel Kenan, gel, buradayız!” Ben yine sesin geldiği yöne doğru gittim ama kimse yok. “Lan dalga mı geçiyorsunuz benimle? Neredesiniz?” Bu cümleyi kurduktan sonra ensemde birinin nefes alıp verdiğini hissettim. Çirkin bir ses, “Arkandayım Kenan,” dedi. Ben arkama döndüğümde… Aman ya Rabbim! Dilim tutuldu adeta. Kısa boylu, çirkin, sapsarı gözleri olan, boynuzlu bir yaratık bana bakıyor, çirkin bir şekilde gülümsüyordu. Ben onu görünce sırtüstü kendimi yere attım, ellerimin üzerinde geri geri kaçmaya başladım. Sonra toparlanıp arabaya doğru koştum.
Bir şekilde kendimi arabanın içine attığımda bizimkilerin hepsinin içeride olduğunu gördüm. Bana bakıp, “Nereye gittin oğlum sen öyle deli gibi koşarak?” dediler. Benim kafa iyice gitmişti artık. Titrek bir ses tonuyla, “Siz yoktunuz arabada,” dedim.
Tunç anlatıyor: “Oğlum saçmalama! Sen arabanın kaputunu açtın, daha sonra kapatıp telaşla sağa sola bakıp gördüğün bir karganın peşine takılıp gittin. Camları açıp sana seslendik ama duymadın. Peşinden gelmek istedim fakat nasıl olduysa arabanın kapıları açılmadı, adeta kilitli kaldık. Camdan çıkayım dedim ama sen gözden çoktan kaybolmuştun bile.”
Bu duyduklarım karşısında hiçbir şey söyleyemedim. Kafamı direksiyona koyup bir süre gözlerimi kapattım. Sonra ani bir şekilde kaldırıp, “Tamam, sakin olalım,” dedim. Fakat bu da nesi? Allah’ım, sen benim aklıma mukayet ol! Arabada benden başka kimse yok ki! 10 saniye önce hepsi buradaydı, şimdi kimse yok! “Ne oluyor lan?!” diye bağırdım. Arabadan çıkıp, “TUNÇ!” diye avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. “İNAN! ALPER! Ses verin oğlum!” diyerek kendimi yırttım ama kimseden ses yoktu.
Telefonun ışığını açıp yürümeye başladım. Biraz ileride birini gördüm. Bu İnan’dı. Yanına usulca sokulup, “İnan?” dedim. İnan kafasını yukarıya, bir noktaya dikmiş öylece bakıyordu. Ben tekrar, “İnan, korkuyorum, kendine gel ne olur? Diğerleri nerede?” dedim. Yok, hiçbir hareket yok İnan’da. Elimi omzuna koyup, “Bismillahirrahmanirrahim,” dedim. O an İnan kendine gelip bağırmaya başladı. Boynuna sarılıp, “Sakin ol, tamam, geçti,” dedim. Onu biraz kendine getirip diğerlerini aramaya başladık.
İleride Alper’i gördük; bir ağacın dibinde küçük tuvaletini yapıyordu. “Alper?” dedim. Bana döndü ve “Durmuyor Kenan, durmuyor!” dedi. Ben ışığı Alper’e doğru tuttuğumda Alper’in kan işediğini gördüm. Daha sonra birkaç saniye içinde de olduğu yere yığılıp kaldı. Alper’in yanına gidip üstünü başını topladım. Kalkıp onun da başında besmele çektim, biraz dua okudum. Kendine gelmiş gibiydi.
Daha sonra üçümüz Tunç’u aramaya başladık ama onu hiçbir yerde bulamadık. En sonunda pes edip arabaya döndük. Ben bir ihtimal çalışırsa diye kontağı çevirmeye kalktım ama yok, yine çalışmıyor. “Allah kahretsin!” diye bağırdığım esnada bir ses duydum. Bu Tunç’undu. Arabadan çıkıp sesin geldiği yöne doğru baktım, çok uzak değil gibiydi. Alper, “Gitme Kenan!” diye seslendi.
Arabaya dönüp, “Ben ilk kaputu açtığımda ne oldu, hatırlıyor musunuz?” diye sordum.
İnan anlatıyor: “Sen kaputu açtın, sonra geri kapattın, bize baktın ve sonra hiçbir şey demeden ormana doğru koşmaya başladın. Tunç da peşinden gitti. Alper ve ben de çıktık ama hepimiz birbirimizi kaybettik. Sonra ben bir karga gördüm, bana bakıyordu. Senin sesinle bana ‘Gel, gel,’ diyordu. Onu takip etmeye koyuldum fakat büyülenmiş gibiydim. Sonrası hakkında hiçbir bilgim yok, hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda sen yanımdaydın.”
Alper anlatıyor: “Ben de İnan’ın peşinden gittim. İnan çok hızlı koşuyordu, ona yetişemedim. Ve aynı şekilde ben de bir karga gördüm. Bana, ‘Eğer bu ağacın dibine idrarını yaparsan buradan gitmenize izin vereceğim,’ dedi. Büyülenmişçesine onun dediğini yapmaya koyuldum ama idrarımdan kan geliyordu. Durdurmaya çalıştım fakat yok, durmuyor. Benden akan kan ağacın dibine doldu. O karga kahkaha atmaya başladı. Gerisini biliyorsun zaten,” dedi.
Biraz nefeslendik. “Çıkıp Tunç’u bulalım. Birbirimizden ayrılmamamız gerekiyor. Telefonların ışığını yakın, hadi şunu yapalım,” dedim. Üçümüz de indik arabadan, yürümeye başladık. Tunç’un sesi hala yankılanıyordu; acı dolu çığlıklar atıyor, “Bana yardım edin!” diyordu. Biz sesin geldiği yöne doğru gidiyoruz, sesin yönü değişiyor. Tekrar dönüp o tarafa hareket ediyoruz, bu sefer de ses başka yerden geliyor.
İnan, “Yeter lan, yeter! Kimsin oğlum sen? Bizden ne istiyorsun?” dedi ve bu sözü söyler söylemez, bir anda tam göremediğimiz bir gölge İnan’ı sürüklemeye başladı. Ben ve Alper, İnan’ı tutmaya çalıştık fakat bunu bir türlü başaramadık, olmadı. O ağırlık ya da her neyse, İnan’ı ormana sürükleyip götürdü. Biz de peşinden gittik. İleride bir yerde iki tane kısa boylu, o benim gördüğüm varlığın aynısı, İnan’ın kollarından tutup bir kuyuya atıyorlardı. Oraya doğru besmele çeke çeke koştuk ve o varlıkların bir anda kargaya dönüşüp ortadan kaybolduklarını gördük.
İnan’ı attıkları kuyunun dibine geldik. İnan kuyuda baygın bir şekilde yatıyordu. Alper’in yardımıyla onu oradan çıkardık. Olduğumuz yerde oturup İnan’ı ayıltmaya çalışıyorduk. Tunç’un sesi ise hala geliyordu bir yerlerden. Alper kulaklarını kapatıp yere cenin pozisyonunda yattı ve ağlamaya, “Bitsin artık bu kabus!” demeye başladı.
Benim telefonumun bataryası bitip ışığı söndü. Alper’in telefonunu aldım elime. Sağa sola bakıyor, bir yandan Alper’i sakinleştirmeye, diğer yandan İnan’ı ayıltmaya çalışıyordum. Bir süre sonra da Alper’in telefonunun şarjı bitti. Zifiri karanlıkta kalakaldık. İnan ayılmıyordu. “Alper, ne olur uyuma!” diye feryat ettim ama çoktan uykuya yenik düşmüştü bile. Cebimdeki çakmağı çıkarıp çalı çırpıyla bir ateş yaktım. Tek başıma kalmıştım. O an gölgelerin çevremde dolaştığını da hissedebiliyordum artık. Ben dayanamayacak haldeydim. Yani olduğum yerde, gölgelerin arasında uyuya kalmışım ya da bayıldım, bilemiyorum. O anki durumumu tam tarif edemiyorum.
Uyandığımda sabah olmuştu. Hemen kendime gelip Alper’i uyandırdım. Alper de kalktı, gözleri kan çanağı gibiydi. İkimiz birlikte İnan’ı arabaya götürdük. Onu arabaya yatırıp Tunç’u aramaya başladık ama hiçbir yerde yoktu. Alper, “Gidelim, polise haber verelim. Birlikte gelip öyle bulalım. Biz olduğumuz yerde dönüp duruyoruz,” dedi. Bu fikir gerçekten de mantıklıydı. Fakat araba çalışacak mıydı? Yoksa da en azından gün ağarmıştı, yürüyerek gidecektik.
Arabayı çalıştırmayı denediğimde tek kontakta almıştı. Hemen oradan uzaklaşıp ilçe yoluna girince İnan da ayılıp, “Ne oldu?” diye sordu. Biz de onu geçiştiren bir iki cevap verip Tunç’u bulmaya çalışacağımızı söyledik. Bakışlarından çok da kendinde olmadığının farkındaydım. Ben zaten az sonra kafasını cama yaslayıp uyuklamaya devam etti.
Direkt karakola gidip olanları anlattık. Kimse bize inanmadı. Yalvar yakar iki polis eşliğinde kamp alanına gittik. Polislerle birlikte Tunç’u aramaya başladık. Bir polis benimle, diğeri Alper ile birlikte arıyordu. İnan hala tam kendine gelmiş değildi. Bu durum tabii polisleri de biraz şüphelendirmişti. Biri bana bakıp, “Bir şey kullanmadınız, değil mi?” diye sordu. Ben de, “Hayır abi, kullanmadık. Gördüklerimiz ve duyduklarımız gerçekti,” dedim. Biz bunları konuşurken polisin telefonu çaldı. Polis telefonu açıp, “Efendim Devrem,” dedi ve sonra, “Tamam,” diyerek telefonu kapadı. “Gel, bulmuşlar arkadaşını,” dedi. Bizim telefonumuz tüm gece boyunca çekmemişken polisin telefonu nasıl çalıyordu ki? Ama yaşadıklarımızdan sonra buna şaşırmamıştım bile.
Alper’in yanına gittik. Gördüğüm manzara karşısında kanım dondu resmen. Tunç, açık bir mezarın içinde çırılçıplak, boylu boyunca yatıyordu. Polislerin de yardımı ile onu oradan çıkarıp hep birlikte hastaneye gittik. Hala yaşıyordu.
Tabii polisler bizi sorguya çektiler, ayrı ayrı ve eş zamanlı. Hepimiz aynı şeyleri yaşadığımız için aynı şeyleri anlattık. Tunç’u bizim o hale getirdiğimizi düşünmüşlerdi. Haksız da değillerdi tabii ki ama bunu biz yapmadık, biliyorduk. Çok şükür Tunç kendine gelmişti. Biraz istirahatten sonra o da polise yaşadıklarını anlatmış:
O gece ben arabanın kaputunu kapattıktan sonra ormana doğru gidince, Tunç da peşimden gelip bir süre sonra beni gözden kaybetmiş. Aramaya, bağırmaya başlamış ama benden cevap alamayıp tekrar arabanın olduğu yere gitmeye çalışmış. Fakat arabaya yaklaştığı zaman iki tane kısa boylu, şekilsiz varlık görmüş. Tunç’u kolundan tutup önce soymuş, sonra da sürüklemişler. Elbiselerini o varlıklar alıp her birini bir ağacın tepesine atmışlar. Tunç gece boyu bizden yardım istemiş. Biz onun sesinin geldiği yöne doğru gidince, o varlıklar hızla Tunç’u bir mezar şeklindeki kuyuya atıp sabah ezanına kadar ona türlü işkenceler etmişler. Gerisi malum…
Polisler bizi serbest bıraktı. Ailelerimize olanları anlattık. Hacılar, hocalar, psikiyatristler… Her türlü çare aradık kendimize gelmek için. Ben, İnan ve Alper, ailelerimizin de yardımıyla kendimizi bir nebze olsun toparladık. Fakat canım arkadaşım Tunç… O bizim kadar dayanamadı. Hala onları gördüğünü söylüyor, geceleri “Kara Cüceler geliyor,” diyordu. Ne kadar hocaya, hüddama gitse de atamadı o gecenin psikolojisini.
Olaydan bir sene sonra Tunç, yaşadığı ağır travmaya dayanamayıp kendini evlerinin kömürlüğünde astı. Mekanın cennet olsun canım kardeşim…
Bizim içimize öyle bir ateş düştü ki… Tunç’un ölümünden sonra ne İnan’la ne de Alper’le görüşmedim. Çünkü onları her gördüğümde o gece canlanıyordu adeta gözümde. Sonra duydum ki İnan ve Alper de birbiriyle görüşmüyorlarmış. Daha sonra ikisi de farklı şehirlere taşındılar zaten. Böylesi belki daha iyi olmuştu.
O gece başımıza böyle bir şey geldi. Allah biliyor ya, bir ömür o geceyle yaşayacağım. Benim kamp ateşi başında anlattığım Kara Cüceler, o gece bizi birbirimizden ayırdı. Bence… Allah cinlerin ve kafirlerin şerrinden korusun, onları Kahhar ismiyle kahretsin. Amin.
Views: 21