Kerbela’daki Hüddam | Gerçek Korku Hikayesi
Gerçek Korku Hikayesi | Özet: Iraklı Mahmut’un Telafer’de cinlere basmasıyla başlayan musallat hikayesi. Kerbela’daki hüddam ve 20 kara keçi ile bulunan korkunç çözüm ve kurtuluş.
Merhabalar, ben Irak’tan Mahmut. Irak’ın Musul şehrine bağlı Telafer’in Ali Hasan köyünde dünyaya geldim. Yaklaşık 10 yaşlarındayken farkında olmadan yaptığım bir şeyden dolayı kendimi gizemli bir olayın içinde buldum. Biz köyden göçtükten sonra ara ara köyümüzü ziyarete giderdik. Akrabalarımızın birçoğu hala köyde olduğu için bağımız kopmamıştı.
Yine bir keresinde annemlerle, babamlarla bizim köyü ziyarete gittik. Amcamları, amca oğullarını çok özlemiştim. Çocukluk işte, hemen kuzenlerimle oyuna dalmışız. Hem oyun oynuyor hem de özlem gideriyorduk. Ben oyun oynarken öyle dalmıştım ki çok sıkıştığımı bile anlamamıştım. Eve gidip ihtiyaç giderecek kadar bile vakit olmadığı için ya da bilmiyorum, çocukluktan olsa gerek, oyun oynadığımız yere yakın bir duvarın köşesine geçip küçük abdestimi yapmaya başladım.
İhtiyacımı giderdikten sonra biri bana seslendi. Sanki o an net bir şey göremedim ama bir şey bana, “Sen nasıl olur da üzerimize işersin Ademoğlu! Seni burada çarpar, iki büklüm ederim!” dedi. O an ne olduğunu bile anlamadım. O korkuyla ve şokla koşarak eve doğru gittim. Kuzenlerim, “Ne oldu, ne oldu?” diye arkamdan koştular. Belli ki onlar o sesi duymamıştı, sanırım o şey sadece bana göründü, daha doğrusu seslendi. Eve girip hemen anneme bağırdım: “Korkuyorum anne, yardım et!” dedim. Elim ayağım tir tir titriyordu. Uzunca bir süre anneme sarılıp kendimi güvende hissetmek istedim. Annem, “Ne oldu oğlum, anlat,” diyordu ama ben gözlerimi kapatıp sadece annemin kucağında öylece durmak istiyordum. Ben o halde olunca annem de hiç konuşmadan sakinleşmemi bekledi.
Biraz daha kendime gelince olayı, olanları anlattım. Annem bana, “Korkma oğlum. Ama neden çişini yaparken ‘destur’ demedin? Sana öğretmiştim ya,” dedi. Ben ise boynumu büktüm. Annem o halimi görünce saçlarımı okşadı, gidip abdest alıp Kur’an-ı Kerim okumaya başladı. Ben de başım annemin dizine yaslı, Kur’an dinlerken uyuyakalmışım. O an kendimi gerçekten çok huzurlu hissediyordum, ta ki iyice dalıp o berbat rüyayı görene kadar.
Rüyamda kanlı, üzeri kurtçuklarla dolu çiğ et yediğimi görüyordum. Ama iğrenç gibi değil, sanki çok lezzetli bir yemek yiyordum. Sonra boğazımda bir acı hissettim. Zorlayarak gözlerimi açtım ya da açabildiğimi sandım. Bir ağırlık… Üzerimde simsiyah bir varlık! Aman Allah’ım, öyle bir şey yok! Şu an bile anlatırken hala çok korkuyorum. O ağırlık boğazıma sarılmış beni boğuyordu. Nefes almakta iyice zorlanmaya başlamıştım. Ölümü buram buram hissediyordum. Kan ter içinde kalmıştım. Aklıma gelen sureleri okursam kurtulurum gibi hissettim bir an. O zamanlar babam bana Kur’an öğretirdi, oradan sureler okuturdu. Ezberlediğim sureler karşılığında da bana küçük hediyeler verirdi. Buna rağmen o an hiçbir sure aklıma gelmedi. Sadece son mecalimle “Bismillah!” diyebildim. Ondan sonra o varlık beni bıraktı.
Kan ter içinde, berbat halde uyandım. Yatağımdaydım. Birilerinin yardım etmesini istedim ama yatağımdan çıkmaya da korkuyordum. Belki olayın etkisiyle, belki misafirlik olduğumuzdan bağıramadım da. Bir cesaret koşup çıktım odadan. Bir odanın kapısını açıyorum, yengemle amcam uyumuş. Bir odayı açıyorum, kuzenler uyumuş. En son böyle böyle annemi buldum. Ona sarılıp ağladım. Annem soru soruyor, ben ağlıyorum, hiçbir şey yapamıyorum. Benim ağlamalarıma ev ahalisi de uyandı. Herkes uyanıp ışıklar yakılınca biraz daha rahatladım. Olanları anneme, babama, amcalarıma, dedemlere anlattım. İlk başta çok önemsemediler, “Karabasan görmüş olabilirsin,” gibi konuştu herkes. Ama annem gündüzki olayı da anlatınca dedem, “Yarın köyün cami hocasına bir danışalım,” dedi.
Köyde caminin hocası ve diğerleri akraba gibilerdir. Boş zamanlarında kalabalık şekilde toplanılır, büyükler kendi aralarında sohbet ederlerdi. O gün dedem gidip imama olanı biteni anlatmış. Cami hocası da, “Bu tarz durumlar ilim ister. Bu işlerle uğraşan benim tanıdığım hüddam bir arkadaşım var, sizi ona yönlendireceğim,” demiş. Dedem bu görüşmeyi bize anlattıktan sonra tuşlu telefonundan arayıp o hüddamla konuştu. Olayın olduğu yıllarda henüz şimdiki gibi herkesin cebinde telefon yoktu.
Hoca, Kerbela’da yaşayan Abdullah Abdülkadir isminde biriymiş. Sağ olsun, hemen bizi Kerbela’ya, evine davet etti. Dedem ve amcam da gelmek istediler ama babam, “İşinizi gücünüzü bırakmayın, biz oğlumla gideriz,” dedi ve yola koyulduk. Babamla birlikte Kerbela’ya ulaştık şükür. Ne yola çıkmadan önce ne de yolda başıma bir şey gelmemişti. Oraya ulaştıktan sonra öncelikle Hz. Hüseyin Aleyhisselam’ın türbesine ziyarete gittik, dualar okuduk. Sonra da hüddam Abdullah Abdülkadir’in evine gittik.
Hüddam ile karşılaşır karşılaşmaz benim gözlerime baktı ve “Sen onları niye rahatsız ettin?” dedi. “Kimi rahatsız ettim? Ben bir şey yapmadım,” deyince bana sert bir tokat attı. “Niye onların üzerine pisledin? Annen baban sana öğretmedi mi? Besmelesiz tuvaletini yapıyorsun!” diye bağırdı. Ben de o an düşündüm, insan tuvaletine bile giderken besmele mi çekiyormuş, öyle şey mi olurmuş? ‘Destur’ dendiğini biliyordum da niye besmele çekilir diye düşündüm ki sanki beynimin içinden geçenleri okuyormuş gibi bana, “Evet oğlum! Her işte besmele çekeceksin, besmele ile başlayacaksın! Tabii büyük tuvaletini yapma haricinde. Küçük abdestini duvarın kenarına, ağacın kenarına yaparken besmele çekeceksin ki onları rahatsız etmeyeceksin. Sen besmele çekince onlar zaten kenara çekilecektir,” dedi.
Hoca babama dönüp, “Senin oğlana musallat olmuşlar. Allah’ın izniyle onu kurtarmaya çalışacağız bugün,” dedi. Gece olmasını bekledik. Sağ olsun, hocanın eşi bize sofra kurdu. Bani dediğimiz yemeği yapmışlardı, çok da güzel olmuştu, çok lezzetliydi. Dün olanlardan dolayı bir irkilmiş ve hocanın “Kurtaracağız oğlunu,” demesi içimi rahatlatmış olacak ki patlayana kadar yedim. Karnımızı güzelce doyurduktan sonra hoca ile babam biraz sohbet ettiler. Ben de babamın koluna yaslanıp onları dinlemeye başladım. Biraz daha zaman geçti ki hoca yüksek sesle Kur’an’dan ayetler okumaya başladı. Sonra sanki bir şeyler konuşmaya başladı. Ben pür dikkat hocaya bakarken, sonradan babamdan öğrendim ki ben de ona karşılık vermişim. Ama ben öyle bir şey hatırlamıyorum. Hatta tek kelime etmediğime yemin bile edebilirim. Sanki içimde başka biri varmış da o konuşuyormuş gibi olmuş. Hocaya küfür etmeye başlamışım, birçok kötü söz söylemişim. Devamında tuhaf bir şeyler olmuş ki hoca dua etmeyi bırakıp başıma dokunup birkaç ayet okuduktan sonra başımdaki puşiyi açtı.
Ben puşi açılana kadar bunların hiçbirini asla hatırlamıyorum. Sanırım ben bu olanlardan sonra başımı kaldırıp dikkatlice baktığımda, babamla hocanın kilometrelerce koşmuş gibi kan ter içinde, nefes nefese kaldıklarını gördüm. Muhtemelen hüddam, korkmayayım diye babamın kolunda yaslı haldeyken yapması gereken ritüeli yapmıştı. Hocanın bize dediğine göre, o davet ettiği cinlere, “Bu çocuğa neden musallat oldunuz?” diye sormuş. Cinler gelmişler, babamın yakasına yapışmak istemişler. Babam da korkmuş, odadan dışarı çıkmaya çalışmış. Hoca babamı tutup odadan çıkmasına izin vermemiş. O da çok korktuğu için nefes nefese kalmış, terlemiş. Babam benim çirkin bir ses tonuyla hocaya küfür ettiğimi duymuş.
Hocanın elinde bir bez vardı. O bezi yüzüme sürdü. Ben de, “Çok güzel kokuyor bu bez, bu ne?” diye sordum. “Ben bunu Kur’an’a sürdüm, sonra Hz. Ali’nin türbesine sürdüm. Onlar çok korkar bundan. Seni de rahatlatacak bu,” dedi ve babama dönüp, “Anlaşma yaptım onlarla. Oğlun için tam 20 tane siyah keçi istiyorlar ama simsiyah olacak,” dedi. Babam, “Kolay o iş, hallederim hocam,” deyip teşekkür etti, elini öptü hocanın. “Keçileri bulduktan sonra beni arayın, neler yapacağınızı anlatacağım,” diye söyledi hoca. Babam cebinden bir miktar para çıkardı, 1 milyon dinar kadar bir para, hocaya vermeye çalıştı. Hoca onu eliyle geri çevirip, “Biz bu işi Allah rızası için yapıyoruz. Eğer yine başınıza bir şey gelirse siz gelin, ben her zaman yardımcı olurum. İllaki bir hediye vermek istiyorsanız bana bir tane Kur’an-ı Kerim, tespih ve seccade hediye edebilirsiniz,” dedi. Sağ olsun, o gece de bizi evinde misafir etti.
Ertesi gün yola çıkacaktık. Yola çıkmadan hocaya Kur’an-ı Kerim, seccade ve güzel bir tesbih aldık. Hocaya hediye edip duacısı olduk. Kendi memleketimize, Telafer’e doğru yola koyulduk. İkindi gibi varmıştık ki babam, “Oyalanmayalım,” deyip arabayı çarşıya doğru sürdü. Tarif edildiği gibi 20 tane kara keçi bulmaya çalıştık. Bu iş biraz bizi yormuştu çünkü tek renk, tamamen kara keçi bulmak oldukça zor olmuştu. Tanıdık eş dosta sorup denildiği gibi 20 tane keçiyi ayarladık. Babam bir arkadaşından kasalı bir araç bulup keçileri içine doldurup hocayı aradı. “Emrettiğiniz gibi hayvanları ayarladım, ne yapacağız hocam?” diye sordu. Uzunca bir telefon konuşmasından sonra hoca bizi Suriye sınırı yakınlarına, Suriye’de kurumuş bir kuyunun yanına gönderdi.
Babam dualar edip her bir keçiyi kesip kanını kuyuya akıttı. Hayvanları da o kuyunun yanına bıraktı ve yanıma doğru geriye çekildi. Biraz daha dua edip birlikte arabaya bindik. Arka tarafa dönüp baktığımda siyah bir duman keçilerin üzerine çöktü ve o duman kuyunun etrafında dönmeye başladı. Arabayla çok az daha ilerleyip birkaç saniyeliğine durup bakmak istedik. Babam da ben de merak içerisindeydik. Dönüp baktığımızda o duman da keçiler de ortada yoktu. Ancak sadece keçilerin olduğu yerde kanlar vardı.
O günden sonra Allah’a şükür kurtulmuştum. Artık o birkaç günde yaşadığım gibi hiçbir kötü şey yaşamadım. Artık namazımı kılıyorum, dualar ediyorum ve şu anda da Türkiye’de, Ankara şehrinde yaşıyorum. Kardeşim, benim okumam yazmam olmadığından ötürü videonun üzerine Irak ya da Türkmen bayrağı ya da Arap kıyafeti giymiş bir adam koyarsan benim anlamam için daha iyi olur, çok da sevinmiş olurum. Allah hepimizden razı olsun. Sağlıcakla kalın.
Views: 99