Cin Çağırma Ritüeli | Gerçek Korku Hikayesi

Özet: Ankara’da korku filmi gecesi, Berkan’ın ahşap fincan ile başlattığı cin çağırma ritüeliyle kabusa döndü. Gençlerin yaşadığı dehşet dolu anlar ve kurtuluş mücadelesi.


Adım Niyazi, Ankaralıyım. 2013 senesiydi. O zamanlar büyük bir soğuk hava deposunda görevli olarak çalışıyordum; kırmızı etlerin muhafaza edildiği bir depoda. Gençtim, sadece 23 yaşındaydım. Tek başıma, çatı katı bir dairede kalıyordum. Ailem köyde yaşardı, ben şehir yerinde yaşamak için göç etmiştim köyden. Kendimce bir düzen kurup evlenene kadar bekar hayatı yaşayacaktım.

E tabii, bekar evi olunca illaki gelen giden arkadaşlar, dostlar oluyordu. Bir gün birlikte yemek yapıyor, bir gün okey oynuyor, bir gün film izliyorduk. Özellikle ilk geldiğim zamanlar, bir iki ay çalıştığım marketten Mevlüt ve Mehmet isimli iki arkadaşımla çok vakit geçirirdim. Mehmet hala markette çalışıyordu, Mevlüt ise bir kafede garsonluk yapmaya başlamıştı. İkisi aynı evde kalırdı fakat evde toplam beş kişilerdi. Arada onların evine de giderdik ama benim ev daha sakin olduğu için genelde bana gelirlerdi.

Buluştuğumuz zamanlarda her tarzda film izlerdik fakat özellikle üçümüzün de ortak sevdiği film tarzı korku filmleriydi. Bir gün, kafede çalışan arkadaşım Mevlüt beni aradı. “Yeni bir korku filmi internete düşmüş, akşam izleyelim hemen, olur mu?” dedi. Ben bir hafta gündüz, bir hafta gece olacak şekilde çalışıyordum. O hafta gece çalıştığım ve saat gece 1’de işe gideceğim için zamanımızın kısıtlı olacağını söyledim. “Haftaya yapalım organizasyonu, olmaz mı?” dedim. Mevlüt ise, “Mehmet’e de haber verdim. 7-8 gibi otursak izlemeye, her türlü yetişirsin. Mızıkçılık yapma be!” dedi. “Peki, peki tamam. Ama geç kalmayın,” dedim. “Olur, zaten akşamüstü gibi geliriz. Çıkar bir iki bir şey alırız, sonra da oturur izleriz filmimizi,” dedi. “Tamam, olur, anlaştık,” dedim.

Aradan yarım saat geçti ki Mevlüt tekrar aradı beni. “Bizim kafede işe yeni başlayan bir eleman var, gelsin mi o da? Seni bozar mı?” dedi. Açıkçası ben çok tanımadığım bir insanı eve almak istemiyordum. Sonuçta hırlı mı hırsız mı bilinmez. Biraz kem küm ettim ki Mevlüt, “Dert etme, sağlam eleman, iyi çocuk,” diye söyledi. Öyle olunca bir şey diyemedim, “Olur, gelsin,” diye söyledim. Biraz evde oyalanıp temizlik yaptıktan sonra akşamüstü gibi mahalleye geldiklerini söylediler. Ben de aşağıya inip buluştum onlarla. Mehmet ve Mevlüt’le tokalaştıktan sonra Mevlüt’ün kafeden arkadaşı olan Berkan’la tanıştım. Ağzının içinden konuşan, değişik bir çocuktu.

Daha sonra markete gidip film karşısında yiyip içebileceğimiz bir şeyler almaya başladık. Ben kahve de alalım dedim. Mevlüt bana, “Türk kahvesi alalım mı? İçeriz hem. Bak ne diyeceğim, Berkan çok iyi fala bakar, sırayla baktırırız, olmaz mı?” dedi. Ben “yok” diyecektim ki bu sefer Mehmet atıldı: “Kafede de bakmıyor musun zaten Berkan kardeşim?” dedi. Berkan, “Evet, bakıyorum. İyi de bakarım, olmaya gerek yok,” deyip bir tebessüm attı. Herkes bu şekilde tav olmuş gibi konuşunca ben de grubu bozmamak adına bir şey diyemedim. “Peki, olur,” dedim.

Berkan, “Buralarda züccaciye gibi bir şey var mı?” diye sordu. Ben de, “Arka sokakta vardı ama hayrola?” dedim. “Güzel bir fincan takımı alayım, öyle bakayım. Hem ilk kez evine geliyorum, sana da ev hediyesi almış olurum,” dedi. Ben, “Evde fincan var ama…” deyince, “Yok demedim ki zaten,” dedi. Market alışverişimizi bitirdikten sonra züccaciye dükkanına gittik. Berkan hediye olarak alacağı için ben biraz geri durdum, belki bütçesine uygun bir şey alacaktı diye düşündüm. Dükkan sahibi bize fincan takımlarını gösterdikten sonra Berkan hiçbirini beğenmeyip, “Abi, ahşap fincan takımın yok mu?” diye sordu. Adam da, “Valla depoda bir takım olması lazım, çok tercih edilmiyor. Bir bakmak lazım,” dedi. Adam bize güvenmeyecek oldu ki, “Gelin hep beraber bakalım aşağıya,” dedi. Depo dediği yer büyük, izbe, güneş almayan, karanlık bir yerdi. Telefondan tuttuğumuz ışık eşliğinde, uzun bir uğraştan sonra dükkan sahibi tozlanmış bir kutuda bulunan ahşap fincan takımını çıkardı. Yukarı çıkıp Berkan ücretini verdikten sonra eve geçtik. Ben teşekkür ettim, “Hiç gerek yoktu,” dedim. Berkan, “Ahşap fincan iyidir,” diye söyledi.

Hava kararmaya başlamıştı. Bir şeyler yedikten sonra laptopu televizyona bağladık. İyice akşam olduğu için artık korku filmi izleme ortamı oluşmuştu. Filmi izlemeye koyulduk. Film genel olarak tekdüze olsa da karakterlerin evin salonundaki masaya oturup sohbet ettiği bir sahne vardı. Sohbet ederken birinin başı döner gibi oluyordu. Diğer karakterler onunla ilgilenmeye çalışırken başı dönen karakter parmağıyla kapıyı işaret ediyordu. Kapıdan içeri bir varlık giriyordu. Gerçekten ürkütücü bir sahneydi. Onun dışında genel olarak filmi beğenmemiştik. Hatta Mevlüt, “Hayatımdan 2 saat çaldı senarist,” diye şakayla karışık söyledi.

Hepimiz filmden memnun olmayınca Berkan, “Boş verin şu tarz kurgu şeyleri. Gelin biz kendi filmimizi çekelim,” dedi. Hepimiz bunun altından ne çıkacak dercesine Berkan’a döndük. Berkan, “Bir yerde gördüm, cin çağıralım hadi,” dedi. Hepimiz anlık donakaldık ki Mevlüt, “Olur, hadi çağıralım, kopa kopa gelir kesin,” deyip güldü. Ben “saçmalamayın” dercesine bakıyordum ama Berkan’la yeni tanıştığım ve ev sahibi olduğum için de net bir şey diyemedim. “Gereksiz bence, ne alaka?” dedim. Mevlüt, “Eğlencesine be kanka, tutup harbi harbi cin gelecek hali yok ya,” dedi. Mevlüt’ün henüz bir hafta, on gündür tanıdığı adama sırf aynı iş yerinde olduğu için bu kadar güveniyor olması, onun sözüne direkt tav olması gerçekten tuhaftı. Mehmet’e, “Sen ne diyorsun?” dedim; “Boş verin, oturalım adamakıllı,” demesi ümidiyle sordum. Mehmet, “Ben ortama uyarım kanka,” deyince, “Haydi o zaman!” diye atıldı Mevlüt.

Açılıp kapanan bir masam vardı, onu televizyonun önüne çektik. Berkan askıdaki montuna yöneldi ve cebinden iki tane beyaz, büyük mum getirdi. “Sen bayağı hazırlıklısın,” dedim sertçe Berkan’a. Bana bakıp tebessüm etti ve gidip bana aldığı ahşap fincan takımından bir fincanı masanın ortasına koydu. Masanın dört köşesine oturduk. Işıkları ve televizyonu kapattık. Masanın ortasına iki tane mumu yaktı. Zaten hemen şimdiden ürkütücü bir ortam oluşmuştu. Mevlüt çaktırmadan ayağıyla masaya vurup ses çıkarttı ki, “Aha geldi! Yeminle geldi!” dedi. Gerildiği için kıkırdaması “La havle” çekmeme sebep oldu. Aynı şekilde Mehmet de gerilmiş, Mevlüt’e ha çıkıştı ha çıkacaktı. Berkan da Mevlüt’ün muzip şakasına tebessüm etmeyi ihmal etmemişti.

Berkan, “Evet, güldük eğlendik. Hadi biraz da korkalım,” deyip mutfağa gitti. Eline bir bıçak ile geri döndü. Ortada kapalı şekilde duran ahşap fincanın üzerine bıçakla bir şeyler kazımaya başladı. Mevlüt de dahil hepimiz şaşkınlıkla ne yaptığını izliyorduk. Fincanın tabanına önce üçgen bir şekil kazıdı bıçakla. Daha sonra emin değilim ama ya iç içe geçmiş iki tane ‘B’ harfi ya da ‘8’ rakamını o üçgenin içine çizdi. Masanın üstüne cebinden çıkardığı, farklı sembollerin ya da bilemiyorum, yazıların bulunduğu bir kağıdı koydu. Mevlüt, “Hayırdır, ne yapıyorsun Berkan?” dedi. İlk başta tiye almışken, bu kez o da gerilmişti. Berkan, Mevlüt’e cevap vermeden, “El ele tutuşun ve gözlerinizi kapatın,” dedi. Adeta büyülenmişçesine dediğini yaptık.

Biz gözlerimizi kapattığımızda Berkan, öyle zannediyorum, o kağıttakileri okumaya başladı. Yüksek sesle ve bağırarak, anlaşılmaz bir dilde şeyler söylüyordu. Bunu haykırırcasına yapıyordu. Yaklaşık bir dakika boyunca dediği şeyi tekrarladı. Benim bir elim Mevlüt’ün, bir elim Mehmet’in elini tutuyordu. İkisinin de korktuklarını, gerildiklerini terleyen ellerinden anlıyordum. Öyle sıkı tutmuşlardı ki elimin acıdığını hissettim. Az sonra Berkan sustu. “Yavaşça gözlerinizi açın,” dedi. Tedirginlikle gözlerimi açtım. Mumların ışığı adeta savruluyordu. “Ellerinizi bırakabilirsiniz,” dedi Berkan. Mevlüt önce yutkundu, sonra titrek bir sesle, “Ne oldu şimdi?” dedi. Berkan, “Şu an odada cin ya da cinler var. Kaç tane bilmiyorum ama merak etmeyin, bir şey yapamazlar,” dedi. Mevlüt, “Bizi korkutuyorsun değil mi lan?” diye sordu. Berkan cevap verecekti ki aniden kapalı olan televizyon açıldı.

Hepimiz bir refleksle televizyona döndük. Asla konuşamıyorduk. Televizyonda o salondaki film sahnesi vardı; karakterlerin masanın etrafına tıpkı biz gibi oturduğu sahne. Biraz daha dikkat kesildik ki o masada film karakterleri değil, biz dördümüz oturuyorduk! Gözlerime inanamadım. Mevlüt eliyle kolumu tutup öyle bir sıktı ki, “Ne oluyor lan?!” diye feryat etti. Hiçbirimiz bu soruya cevap veremezdik tabii ki, ne olduğunu hiçbirimiz anlamıyorduk. Öyle put kesilmiş ekrana bakarken, TV’de gözüken masadaki bizlerin her birinin sağ omzunun arkasında birer silüet belirdi; duman gibi, kızıl gözleri olan silüetler. İstemsizce ekranda olan gözlerimizi her birimiz omzumuza döndürmeye başladık; acaba ekrandaki gibi bir varlık var mı diye. Başımızı kendi omuzlarımızın arkasına doğru çevirmemizle nutkumuz tutuldu. Aman ya Rabbi! Burnumun ucunda dumanımsı bir varlık vardı!

Hepimiz çığlıklar atmaya başladık. Masayı, mumları devirdik. Odanın içinde deliler gibi koşturuyorduk. Berkan gidip ışığı açtı. O varlıklar ortada yoktu. Mumlar yere devrilmiş, halıyı biraz yakmıştı bile. Ben, “Ne yaptın oğlum sen?!” diye Berkan’a bağırdım. “Biraz korkalım diye yaptım,” dedi. İçimizdeki en hevesli olan Mevlüt, en kötü halde olan gibiydi; yere serilmiş, derin derin nefes alıyordu. Yanına gidip biraz toparladık, su içirdik. “Gittiler mi? Gittiler mi?” diye soruyordu. Biz, “Evet, güvendeyiz,” diye söyledik. Aslında güvende miyiz değil miyiz bilmiyorduk ama Mevlüt kötü haldeydi, sakinleştirmek için yalan söyledik. Onu koltuğa oturtup bir sigara verdik. “Tüm ışıkları açın! Tüm ışıkları açın!” diye söylüyordu. Berkan gidip koridorun, mutfağın, her yerin ışığını açtı. Mevlüt’e doğru yanaşıp, “İyi misin kardeşim?” diye sordu. Mevlüt önce cevap vermedi, sonra ayağa kalkıp, “Ulan bir de pişkin pişkin soruyor! Senin ağzına tükürürüm!” deyip Berkan’ı sertçe itti. “Sen ne ayaksın lan?” dedi, yakasından iyice savurup, “Defol git lan bu evden!” dedi. Berkan bana baktı. Ben de, “Defol! Fincanını, mumunu da al, defol hemen!” dedim. Dediğimi yapıp alıp gitti.

Berkan gittikten sonra Mevlüt hala küfürler savuruyordu. Ben de, “Sen kaşındın, kusura bakma,” dedim. Mevlüt, “Ha, ben suçlu oldum öyle mi yani?” dedi. “Tabii ki sen hatalısın! Ne getirdin tanımadığın etmediğin adamı evime? Hadi getirdin, her dediğine ‘olur, olur, yapalım’ diyorsun. Büyücü mü, satanist mi, ne olduğu belli değil. Al işte, aklımızı kaçırıyorduk! İnşallah sadece bu kadarıyla kalır,” dedim. Saat gece 11’e geliyordu. “Ben iki saat sonra işte olacağım, nasıl gideceğim şimdi böyle?” diye sordum. Mevlüt, “Beraber gidelim, zaten bu gece birbirimizden ayrılmasak iyi olur,” dedi.

O an kendimi o kadar yorgun ve bitap düşmüş hissettim ki, “Benim odaya geçelim, az uzanacağım ben,” dedim. Ben yatağıma uzandım. Odadaki çekyatı açtık, Mevlüt ve Mehmet de oraya uzandı. Gözlerimi kapattığımda içim geçiyor gibi oldu. Hemen bizimkiler kendi aralarında, “Oğlum çok korktuk da öyle mi gördük onları?” gibisinden konuşuyordu. Onların fısıldaşmaları eşliğinde uyumuşum. Çok zaman geçmedi ki yakından bir sese uyandım. Bu ses, odun kırarcasına bir sesti. Bizimkiler de uyumuş ki üçümüz de irkilerek uyandık. Gözlerimizi açmamızla ne görelim! Odamın içinde onlarca kavak ağacı gibi ağaç! Bu ağaçlar tavanda oluşan yuvarlak deliklerden çıkmış, gökyüzüne doğru uzanıyordu. Odamın içi sanki bir orman gibiydi. Yabani hayvan sesleri, kuş sesleri geliyordu. Biz ışıklar açık uzanmıştık ama evdeki tüm lambalar kapalıydı! O odun kırma sesi, benim odadan çıkılabilen terastan geliyordu.

Üçümüz de doğrulup kalktık. Kendimi rüyada gibi hissediyor olmanın bir cesareti vardı, çünkü içinde bulunduğumuz konum bir rüya kadar ütopikti. Ben önde, bizimkiler arkada, ağaçların yanından geçerek terasa açılan kapıya doğru yöneldik. Kapıdan baktığımda iki kişi gördük. 1.60 boylarında, siyah giyimli, değişik iki adam terasta belirmiş olan ağaçları ellerindeki baltayla kesiyorlardı. Bizi asla görmeyip yaptıkları işe odaklı şekilde hareket ediyorlardı. Biz bir süre nutkumuz tutuk vaziyette bekledik. Sonra birbirimize tutunarak sessizce odadan çıktık. Sanki ses yaparsak o adamlar bizi fark eder diye düşündük. Evden çıkıp dış kapının önüne geldiğimizde, gözlerimizi belertmiş birbirimize bakıyorduk; “Bu neydi şimdi?” dercesine.

Az sonra Mevlüt, “Ben kafayı yiyeceğim! Rüyada mıyız gerçekte miyiz? Biriniz bana bir tokat atsın!” dedi. Mehmet bir tokat çarptı ki Mevlüt bir feryat kopardı. “Kaçalım, gidelim buradan!” dedi. Ben, “Musallata uğradık, bu lanet bizim peşimizi bırakmayacak,” diye söyledim. Mevlüt apartman koridorunun sonuna doğru yürüyüp başını duvara vuruyordu. Mehmet’le gidip aldık onu.

Alt katta Feride teyze oturuyordu. Eşi bir yıl evvel vefat etmiş, yalnız yaşayan biriydi. Beni de severdi. O an aklıma teyzeden yardım istemek fikri geldi. Hızlıca kapısına dayandık, gece geç olmasını aldırmadık bile. Feride teyze kapıyı uykulu bir halde açtı. “Niyazi oğlum, ne oldu?” diye sordu. Ben de, “Teyze, biz iyi değiliz. Korku filmi izliyorduk arkadaşlarla, bize musallat oldular sanırım. Evde değişik varlıklar var,” dedim. “Aman oğlum, geçin içeri, geçin. Siz korkmuşsunuz, bir okuyup üfleyeyim, rahatlarsınız,” dedi. Feride teyze evin salonuna geçtik. Teyze, “Ben abdestimi alayım, bir Kur’an okuyayım size,” dedi ve içeri geçti. Biz de olayın şokuyla, korkmuş vaziyette birbirimize bakıyorduk.

Az sonra Feride teyze elinde bir kitapla geldi. Bir sandalye çekip karşımıza oturdu. Sonra okumaya başladı, hızlı hızlı okuyordu. Bir beş dakika geçti ki gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Burnumdan bir sıvı aktığını hissettim. Elimi burnuma götürdüğümde bunun kan olduğunu fark ettim. Feride teyze okumaya devam ederken, onu hiç bozmadan sessizce kalkıp lavaboya doğru yöneldim. Koridorda iken yatak odasından bir öksürme sesi geldiğini duydum. “Allah Allah, kim ki bu? Feride teyze yalnız yaşıyor,” diye geçirdim içimden. Daha sonra yine yatak odasından birinin sesini duydum: “Kim var orada? Polisi aradım!” diye seslendi. Bu Feride teyzenin sesiydi! Kanım çekildi. Ben evin girişinde olan bölümden hem salonu hem de yatak odasına giden koridoru görebiliyordum. Bir gözüm koridorda olacak vaziyette salona doğru dönüp, bana sırtı, bizimkilere yüzü dönük şekilde olan Feride teyzeye seslendim: “Feride teyze? Feride teyze?” Vücudunu hiç oynatmadan başını 180 derece döndürüp, “Efendim evladım?” dedi ve bir kahkaha attı!

Mevlüt ve Mehmet bu manzara karşısında çığlıklar atıp koşmaya başladı. Bir yandan da küfür ediyorlardı. Bana doğru geldiler ve apar topar o evden çıktık. Merdiven basamaklarını üçer beşer atlayarak sokağa fırlattık kendimizi. Sokakta da durmuyor, deliler gibi koşmaya devam ediyorduk. Bir noktada dizimizde derman, ciğerimizde nefes kalmadı ki durduk. Mehmet soluk soluğa, “Zaten ben anlamıştım Kur’an okumadığını da, siz bir şey demeyince ben de seslenmedim,” dedi. “Biz de korkudan anlayamadık ki kardeşim, ne bilelim?” dedik. Mevlüt ise, “Zaten kitabın üstünde göz gibi bir işaret vardı ama yeminle anlamadım ben de,” dedi.

Ben, “Mesai başlayacak, yürüyün oraya gidelim. Mustafa abiye soralım, anlatalım. Dindar birisi, belki bir derman bulur bize,” dedim. Mustafa abi, çalıştığım soğuk hava deposunda nöbet denk geldiği zamanlarda çalıştığım bir büyüğümüzdü. O gün de onunla çalışacaktım. Üçümüz gece 1’e doğru iş yerime geçtik. Nöbeti devralıp beklemeye başladık. Bir beş dakika sonra Mustafa abi de geldi. Mevlüt ve Mehmet’le daha evvelden tanışmışlardı. Gelir gelmez, “Hayrola, hortlak görmüş gibisiniz, ne bu haliniz?” dedi. “Valla abi, hortlak gördük,” dedik. “Nasıl yani?” deyince olanları anlatacaktık ki Mevlüt söze girip, “Bir besmele çek abi,” dedi. Mustafa abinin gerçekten Mustafa abi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu kendince. Mustafa abi besmele çekip okuyup üfledi. Üçümüz de bir “oh” çektik. “Siz gerçekten korkmuşsunuz, anlatın hele,” dedi.

Biz de olanı biteni anlattık fakat Berkan’ın fincan ile yaptığı ritüeli utancımızdan anlatamadık. “Korku filmi izliyorduk, böyle böyle oldu,” dedik. Mustafa abi, “Allah Allah! Emin misiniz kardeşim? Rüya ya da hayal olmasın?” dedi. Biz yeminler edince, “Durun hele,” deyip telefona sarıldı. 2-3 dakika görüşme yaptıktan sonra, “Bekleyin,” dedi. Az önce nöbeti devraldığımız arkadaşları arayıp, “İki saat daha siz durun, başka zaman helalleşiriz,” dedi. Sağ olsunlar, onlar da bize yardımcı oldu.

Mustafa abinin arabasına bindik ve yola koyulduk. “Nereye abi?” diye sordum. “Hocaya gideceğiz. Bizim köylü olur ama Ankara’da yaşıyor. Dediklerinizi anlatınca hemen ‘O gençleri al getir bana,’ dedi. Sağ olsun, yardımcı olacak. Allah’ın izniyle çözeceğiz bu işi, korkmayın siz.” “Tamam Mustafa abi, inşallah,” dedim. Bir yarım saat kadar yol gittik. Bahçeli evlerin olduğu bir mahalleye doğru gidiyorduk. Yol ve etraf tenhalaşmaya başlamıştı. Yaklaşık 300 metre ileride büyük, beyaz bir kütle gördük. Mevlüt tedirgince, “O nedir?” diye sorunca Mustafa abi hafif gülerek, “Korkmayın, koyun sürüsü,” deyip arabayı yavaşlattı. Mehmet, “Gece saat 1.30 ama…” dedi. Öyle deyince Mustafa abi de bir tedirgin oldu. O koyun sürüsü arabamızın çevresini tamamen sardı. Bir iki korna bassak da katiyen yolumuzu açmıyorlardı. “Çobanı nerede?” diye söyleniyorduk ki o koyunların hepsi bir anda kapkara domuzlara dönüştüler! Gözlerimize inanamadık! O domuzlar homurdanmaya ve arabaya vurmaya başladılar. Mustafa abi hızlıca arabanın teybine bastı ki teypten Kur’an okunmaya başladı. Sesi de sonuna kadar açtı. O domuz sürüsü perişan halde sağa sola kaçmaya başladı. Mustafa abi tövbeler çekerek sertçe arabayı kaldırdı.

Bir 5 dakika sonra hocanın evine vardık. Küçük, mütevazı bir evdi. Hoca ise 60-65 yaşlarında, kısa boylu, mülayim biriydi. Hemen bizi buyur edip üçümüzü bir odaya aldı. Mustafa abi dışarıdaydı. Hoca, “Mustafa’dan telefonda alelacele dinledim. Şimdi ayrıntılıca anlatın bakalım,” dedi. Biz yine Berkan’ın fincan mevzusuna girmeden anlattık ki hoca bize, “Bir şeyler eksik bu hikayede,” dedi. Biz de birbirimize baktık. Mevlüt bana dönüp, “Anlatalım, sonuçta bizim bir kabahatimiz yok,” dedi. Berkan’ı ve fincan mevzusunu da anlattık. Hoca bize, “Fincanda ya da mumlarda ya da masanın üstünde herhangi bir sembol var mıydı?” diye sordu. Biz de fincanın üstüne çizdiği sembolü az çok tarif ettik. Hoca “Eyvah eyvah!” çekip, “Fincan nerede?” dedi. Berkan’ın alıp gittiğini söyleyince, “Hemen gidin getirin bana o fincanı, yoksa hiç güzel şeyler olmaz! Acele edin!” diye söyledi.

Ben Mevlüt’e, “Evini biliyor musun Berkan’ın?” diye sordum. “Evet, biliyorum,” dedi. Hemen çıkıp gidelim dedik ki hoca, “Bekleyin, geliyorum,” deyip çıktı odadan. Bir 15 dakika sonra elinde beş tane muskayla geldi. Hoca üçünü bize, birini Mustafa abiye verip, “Boyunlarınıza takın,” dedi. “Çok uzun süre bir koruma sağlamaz, o yüzden hızlıca gidip o fincanı getirin. Bu son muskayı da arabanızın dikiz aynasına takın. Hadi çabuk!” dedi.

Biz vakit kaybetmeden Berkan’ın evine gittik. Kapıyı çaldık ama açan olmadı. Bodrum katta bir daireydi. Çıkıp Berkan’ın odasının camına dayandık. Özellikle Mevlüt çok gergindi. Gündüz olsa bağırıp çağıracak ama gece olduğu için mahalleliyi Ayağa kaldırmak istemiyorduk. Mevlüt iyice cama sertçe vurmaya başladı ki parmaklıkları olan pencerede Berkan belirdi. Gözleri kan çanağı olmuş, ürpermiş bir yüz ifadesiyle açtı pencereyi ve “Ne var? Ne oldu? Ne dayandınız kapıma gece gece?” Mevlüt parmaklıkların arasından Berkan’ın yakasını tuttu ve kendine doğru çekti. “Acelemiz olmasa canına okurdum senin! Fincan nerede?” dedi. Mevlüt’ün bu sert hareketinden çekinmiş olacak ki titrek bir sesle, “Çöp… Çöpe attım,” dedi. Mevlüt, “Yalan söyleme Berkan!” “Yemin ederim çöpe attım!” “Hangi çöpe? Neredeki?” “Niyazi’nin evin önündeki çöp konteynerine attım fincanı!” Mevlüt sertçe itip Berkan’ı bıraktı. “Seninle sonra görüşeceğiz!” dedi.

Hemen benim eve doğru gitmeye başladık. Biz mahalleye girdiğimizde çöp arabası bizim sokağın içindeydi. Çöp arabasından inen iki görevli, Berkan’ın fincanı atmış olduğunu söylediği konteynere doğru hareketlenmişti bile. Mustafa abiye “Dur!” deyip arabadan indim. “Abi! Abi!” diye görevlilere seslendim. “Buyur kardeş?” diye seslendiler ki, “Durun abi, çöpü boşaltmayın!” dedim. Bizimkiler de ardımdan koşmuşlardı. Mevlüt, “Abi, değerli bir eşyamızı yanlışlıkla çöpe attık, iki dakikada buluruz, kusura bakmayın,” diye söyledi. Sağ olsunlar, “Peki, hadi bakın,” dediler. Mustafa abi de dahil çöpü karıştırmaya başladık. Mehmet, “Ne hallere düştük!” diye serzenişte bulunuyordu. Birkaç dakika sonra ahşap fincanı Mevlüt buldu. Elini alır almaz başı döner gibi oldu, adeta sendeledi. Mustafa abi dualar ederek Mevlüt’ten aldı fincanı. Mevlüt hemen kendine gelmişti. Görevli abiler de bize şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Adamlar da haklıydı tabii, ortalığı ayağa kaldırmıştık bir tane fincan için. Abilere teşekkür edip hocanın evine doğru tekrar yola koyulduk.

Hoca bizim için endişelenmiş ki kapıda bekliyordu bizi. Kaygılı şekilde, “Buldunuz mu?” diye sordu. Mustafa abi fincanı hocaya uzattı. Hoca biraz inceledikten sonra üçümüze, “Gelin benle,” deyip yine o odaya götürdü. Oturduğumuz minderlerin önüne üç tane bakırımsı kap konulmuştu. Odada yanan mumlar vardı. Hoca fincanı hemen önünde, yerde duran küçük bir aynanın üstüne kapadı. Üstüne de bir tutam ot koydu. İleri geri sallanıp birkaç dakika dua ettikten sonra başını tavana doğru kaldırıp yüksek sesle bağırarak bir şeyler söyledi. Hocanın omzunun arkasında dumanımsı bir silüet belirdi. Hoca başını yavaşça omzuna, yani o silüete çevirip bir şeyler söyledi. Sonra sustu. Birkaç saniye sonra tekrar konuştu, adeta sohbet ediyordu silüetle. Başını bize doğru çevirmesiyle o silüet gitti.

Hoca bize, “Neyse ki sadece davet etmişsiniz,” dedi. “Herhangi bir kurban adanmamış veya anlaşma yapılmamış. Bahsettiğiniz arkadaşınız da bu işlerden çok anlayan biri değilmiş ama meraklı tabii. Sağdan soldan öğrendiği şeyleri yapmaya çalışmış. Şimdi ben bu daveti bozacağım inşallah,” dedi. Biz de “Oh, şükür!” dercesine başımızı salladık. Hoca gırtlaktan, yüksek sesle, çok makamlı bir Kur’an okudu. İçime huzur doluyordu. Sonra biraz durdu. Arapça olmadığını düşündüğüm bir dilde hızlıca bir şeyler söyledi ve fincan ile üzerindeki Ota doğru üfledi. Hoca üfler üflemez önce ot, sonra ahşap fincan yanmaya başladı! Birkaç saniye sonra midemizden gelen irin ağzımızdan, burnumuzdan fışkırıyordu! Üçümüz de önümüzde duran bakır kaplara eğildik; neden oraya konulduğunu anlamıştık. Hocadan müsaade alarak lavaboya gidip ağzımızı yüzümüzü yıkadık.

Hoca bize, “Allah’ın izniyle bundan sonrasında sizi rahatsız edemezler,” dedi. Duacı olduk, ellerini öptük. O gün işe gitmedim. Mustafa abi bizi Mevlüt’lere bırakıp, “Ben işi gücü ayarlarım, sen dinlen bugün,” dedi.

Bir süre uykularım çok korku dolu geçti. Karanlıkta, kapalı bir ortamda yalnız kalmaya korkar olmuştum. Korku filmlerindeki olayların kaç misline bizzat şahit olmuştum. Ama imanımı güçlendirmem, namaza başlamam ve sık sık hocayı ziyaret etmem sayesinde bu durumu atlattım. Müsait olduğumuz zamanlarda da Mevlüt, Mehmet ve ben hocayı ziyarete gittik. Bahçe işlerinde hocama yardımcı olduk, odunlarını kırdık, bahçesine olduğunca bakım yaptık. Onun ilmi, iyi kalbi ve öğütleri, yaşadığımız psikolojik sarsıntıları daha kolay atlatmamızı sağlamıştı. Allah o ve onun gibi, insanlığın yararına hayatını adamış ilim sahiplerine uzun ömür versin. Amin.

Views: 19

İlginizi Çekebilir:13 Numaralı Kasadaki Büyü Kitabı | Gerçek Korku Hikayesi
share Paylaş facebook pinterest whatsapp x print

Benzer İçerikler

The Magical Gold on the Mountain | Horror Story
Dağdaki Büyülü Altın | Korku Hikayesi
Because of My Grandfather's Sin | A Paranormal Story
Dedemin Günahı Yüzünden | Paranormal Hikaye
The Jinn's Gold | True Horror Story
Cinlerin Altını | Gerçek Korku Hikayesi
The Tenth Sacrifice | True Horror Story
Onuncu Kurban | Gerçek Korku Hikayesi
Haunted Villa Construction | A True Horror Story
Musallatlı Villa İnşaatı | Gerçek Korku Hikayesi
Our Love With the Jinni Named Ezra | True Horror Story
Ezra Adlı Cinle Yaşadığımız Aşk | Gerçek Korku Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paranormal Dergi. | © 2025 |