Çökelek Köyünün Laneti | Gerçek Korku Hikayesi
Gerçek Korku Hikayesi | Özet: Bursa’nın Çökelek köyünde geçen bu korku hikayesi, Osman Kağan’ın ailesinin lanetli geçmişi, define, büyü ve unutulmaz kabuslarla dolu dehşet verici birkaç gününü anlatıyor.
Birazdan anlatmaya başlayacağım olay, Bursa’nın Büyükorhan ilçesine bağlı Çökelek köyünde yaşayan, geçimini hayvancılıkla sağlayan, annesini ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, yalnız yaşayan Osman Kağan’ın başından geçenleri konu almaktadır. Bu olayda ismi geçen kişilerin isimlerinde herhangi bir değişiklik yapılmayacaktır. Olay, Osman Kağan’ın ağzından anlatılacaktır.
1983 yılının Eylül ayıydı. Soğuk, etkisini yavaş yavaş göstermiş, köylü kış için hazırlıklara başlamıştı. Sabah erkenden kalkıp hayvanları ahırdan dışarıya çıkarmıştım. Birkaç gün önce odun kırarken baltanın sapı kırılmıştı. Ahırda oturmuş baltanın sapını tamir ediyordum. Benim evimin yaklaşık 50 metre önünde, köylünün “ıssız mezarlık” dediği bir mezarlık var. Rahmetli annemle rahmetli babam da orada yatar. Son bir haftadır o mezarlıktan garip sesler duyuyordum. Baltanın sapını tamir ederken aynı sesleri işittim. Her zaman olduğu gibi yine fazla aldırış etmeden işime devam ettim.
Aradan yaklaşık beş dakika geçtikten sonra aynı sesleri daha şiddetli bir şekilde işittim. Sanki birisi yardım istiyordu. Baltanın sapını aceleyle bir yere fırlatıp koşar adımlarla mezarlığa ilerledim. Mezarlık çok eski olduğu için orada bulunan gürgen, çınar ve meşe ağaçları bir hayli uzamıştı. Gündüz vakti bile fazla güneş almazdı mezarlık. Ses gittikçe şiddetlenmeye başlamıştı. Artık söylenenleri net olarak duyabiliyordum. “Almaya geldik”, “Yapmayacaktınız” gibi kelimeler işittim. “Kim var orada?” diye bağırdığımda sesler bir anda kesildi. Biraz daha ilerlediğimde, annemle babamın mezarının başında bulunan gürgen ağacının gövdesinde Arapçaya benzer kelimelerin olduğunu gördüm.
Köyün ileri gelenlerinden Ali Ağa’nın oğlu Cemal bu konulardan anlıyordu. Benim de can dostumdur kendisi. Koşarak Cemal’i evinden alıp annemle babamın mezarlığına getirdim. Yaklaşık bir haftadır değişik sesler işittiğimi ve yaşadığım olayı anlattım kendisine. Biraz duraksadı. “Ne yazdığını bilmiyorum ama tanıdığım biri var. Tez zamanda gider, ne olduğunu öğreniriz,” dedi. Biraz konuştuktan sonra kendisini evime davet ettim. Ben hayvanları ahıra koyarken Cemal de kırık olan baltanın sapını tamir etti. İşimi bitirip yanına geçtim. Güneş yavaş yavaş batıyordu, akşam çökmüştü artık. Cemal’i uğurlayıp eve geldim. Sobaya uzandım.
Annemle babam aklıma geldi. Ben beş yaşındayken ölmüşlerdi. Nedenini hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Beni amcam büyüttü. On sene evvel o da vefat etti. Ne zaman “Annem babam nasıl öldü amca?” dediysem ya konuyu kapattı ya da geçiştirdi beni. Ben de bir zaman sonra bıktım, daha fazla sormadım. Ama on iki yaşındayken köylü komşulardan bir şey işittim: Annemle babam seher vakti ben uyurken asmışlardı kendilerini. Bunu duyduğumdan beri kabullenemedim. Kendilerini durup dururken asmış olmazlardı.
Annemi babamı düşünürken dışarıdan gelen köpek havlamasıyla bir an irkildim. Uyku bastırmıştı artık. Dışarı çıkıp bahçe kapısını kapattım, ahırın kapısını kontrol ettim. Eve girdim. Sobaya uzanıp bugünkü olayı düşünürken bir anda kapı çaldı. Kalkıp kapıyı açtım. Açar açmaz kanımın damarlarımdan çekildiğini hissettim. Annem ve babam bana bakıp “Melun!” diyorlardı. Ensemde bir nefes hissettim ve arkamı döndüm. Amcam, kırmızıya dönmüş göz bebekleri ile bana bakıyordu. Elleriyle boynumu sıkıp Arapça bir şeyler fısıldamaya başladı. Tekrar kapıya baktığımda, annemle babamı kapı içinde boyunlarından asılı olarak gördüm. Birden sabah ezanı sesiyle yataktan fırladım. Nefes nefese kalmıştım. Kolumda bir ağrı hissediyordum ama bir yandan gördüklerimin kabus olduğuna biraz da olsa seviniyor, bir yandan da bugünkü olayın ardından bu kabusu görmem beni bir hayli korkutuyordu.
Bu olayın etkisiyle uyuyamadım. Güneşin doğmasını bekledim. Güneş doğar doğmaz ahırın kapısını açıp hayvanları dışarı saldım. Kahvaltı yapıp karnımı doyurduktan sonra Ali Ağa’nın evinin yolunu tuttum. Cemal bahçede odun kırıyordu. Beni görünce elindeki baltayı bıraktı. “Hoş geldin kardeşim,” deyip içeriye davet etti. İçeri geçip oturduk. Biraz sohbet ettik. Cemal’e gece gördüğüm rüyayı anlattım ve “melun” kelimesinin anlamını sordum. “Melun” kelimesinin Türkçe anlamının “lanetli” olduğunu söyledi. Rüya için, “Dünkü gördüğün yazılardan sonra etkilenmişsindir. Korkulacak bir şey yok,” deyince biraz da olsa rahatladım.
Biz konuşurken içeri Cemal’in annesi Saadet Teyze girdi. Saadet Teyze, ben kendimi bildim bileli konuşmaz. Ayıp olmasın diye Cemal’e de sormadım hiç. Biraz sert yapılıdır Saadet Teyze. Şu ana kadar birkaç tebessümden başka, yüzünden ufak bir gülümsemeye dahi rastlamadım.
Cemal, “İstersen şu yazıya bir daha bakalım kardeşim,” dedi. Ben de “Olur,” dedim ve yola koyulduk. Mezarlığa giderken, “Şu bahsettiğin kişi kimdir, kimin nesidir Cemal?” dedim. “Bu adam hakkında bir şey söylemeyeceğime yemin ettim Osman. Gelince görürsün zaten,” dedi Cemal. Öyle deyince pek ısrarcı olmadım. Mezarların başına gittiğimizde, ağacın dalının kırılıp annemle babamın mezarının üstünü örttüğünü gördük. Aceleyle dalı kaldırdık ve Cemal birden bağırmaya başladı. Annemin mezarının üzerinde siyah bir yılan vardı. Ben kahkaha atıp, “Bundan mı korktun be kardeşim?” deyip ağacın dalıyla yılanı mezarın üzerinden kovdum. Cemal’in yüzü bembeyaz olmuştu. Cemal’le otuz seneden beri arkadaşız. Çok küçükken bir sabah Cemal’i yılan sokmuştu. O günden beridir yılanlardan korkar. Yaşadığı bu olay sonradan aklıma geldi. “Kusura bakma kardeşim,” dedim. Önemli değil dercesine kafasını salladı.
Biraz soluklandıktan sonra benim eve geçtik. Cemal avluda otururken ben içeri geçip çay koydum. Ben içerideyken Cemal bir anda “Melun!” diye bağırdı. Elindekileri bırakıp dışarı koştum. “Ne oldu kardeşim?” dedim. Cemal anlamsız bir şekilde bana baktı. “Ne diyorsun kardeşim?” dedi. Az önce “melun” diye bağırdığını söyledim. Cemal şaşkın bir şekilde suratıma baktı. “Kusura bakma kardeşim, rüyanın etkisinden galiba,” deyip içeri geçtim. Fakat Cemal’in bağırdığından emin gibiydim. Çayları alıp yanına götürdüğümde, Cemal gözlerini faltaşı gibi açmış bana bakıyordu. Ayağa kalkıp bağırmaya başladı. O sırada birden irkildim. Cemal, “İki saattir sana sesleniyorum, duymuyor musun?” dedi. Ayaküstü rüya görmüştüm. İlk defa böyle bir şey geliyordu başıma. Cemal’e az önce gözlerini faltaşı gibi açıp bana bağırdığını anlattım. Şaşkın şaşkın bakmaktan başka bir şey yapmadı.
Güneş yavaş yavaş batıyordu. Cemal, “İstersen bu gece yanında kalayım kardeşim. Sen bayağı bir etkilenmişsin,” dedi. Ben de, “Çocuk muyum ben kardeşim? Alt tarafı bir rüya,” deyip Cemal’i yolcu ettim. Hayvanları ahıra koydum ve eve geçtim. Kendime Türk kahvesi yapıp mindere oturdum ve iki gün içinde yaşadığım olayları düşünmeye başladım. Yatsı ezanı okunuyordu. Kahve uykumu kaçırmamış, aksine daha da fazla gelmesine sebep olmuştu. Minderden kalkıp bardağı yıkadım, sonra uzandım.
Bir anda şimşek çaktı ve evin içi aydınlandı. O aydınlanma esnasında kapının önünde annemle babamı gördüm. Ondan sonra bir kez daha şimşek çaktı ve bu sefer tam önümde belirdiler. Annemin elinde siyah bir yılan vardı. Kendisinin de göz bebekleri yoktu. Annem “Melun!” diye bağırıp elindeki siyah yılanı üzerime koydu. Sonra bir anda ikisi de kayboldu. Bir kez daha şimşek çaktı ve evin tavanında ikisini de boyunlarından asılı bir şekilde gördüm. Yılan boynuma dolandı ve sıkmaya başladı. Bir anda sabah ezanı sesi ile irkildim. Dünkü rüya geldi aklıma. Yine annemle babamı kendilerini asmış vaziyette görmüştüm. Bu olay beni korkutmaktan çok sinirlendirmeye başlamıştı. Ama bu kez güneşin doğmasını beklerken uyuyakalmışım.
Gözlerimi horoz sesleriyle birlikte açtım. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Ahırın kapısını açtım. Hayvanlardan biri eksikti. İçeri girip baktım. Yerde yatıyordu bir tanesi. Ne kadar kaldırmaya çalışsam da kalkmadı. Ben avluya geçip kahvaltı yaparken, bir anda bağırıp dışarı doğru koşmaya başladı. Ben de o öyle bağırınca koşar adımlarla yanına gittim. Ahıra girip hayvanın yattığı yere baktım. Dün mezarda gördüğümüz siyah yılan ahırın içindeydi. Koşar adımlarla eve gidip yılanın başını kesmek için tırpan aldım. Ahıra döndüğümde yılan yerinde yoktu. Ahırı didik didik arasam da bulamadım. O yorgunlukla birlikte dinlenmek için avluya geçtim.
O sırada Cemal geldi ve beklediğimiz adamın bugün geleceğini söyledi. “Üç gün sonra geleceğini söylemiştin?” dedim. “Bu adamın sağı solu belli olmaz Osman. Bir ay sonra geleceğim der, bir hafta sonra da gelir,” dedi. Birlikte Cemal’in evine gidip avluda beklemeye başladık. Çok geçmeden, 15-16 yaşlarında bir çocuk gelip Cemal’e, “Abi, Kamuran Amca sizi bekler,” dedi. Cemal ve bizi çağırmaya gelen genç ile yola çıktık. Adam, köyün beş kilometre ötesinde, kayın ağaçlarının arasında, dışı yıkık dökük bir evde oturuyordu. Bu evi hayvanları otlatırken defalarca görmüştüm fakat gidip bakmışlığım olmamıştı. Eve yaklaştığımızda bizi çağırmaya gelen genç, “Ben buraya kadar gelebilirim abi. Bundan sonrasını yalnız devam edin,” deyip gitti. Ben, “Bu çocuk neden gelemiyor?” dercesine Cemal’e baktım. Cemal pek aldırış etmeden devam etti. Ben de arkasından ilerledim.
Evin duvarları taş ile örülüp, bahçesine demir kapıdan giriliyordu. Demir kapıya geldiğimizde Cemal, “Sen geride bekle,” deyip kapıyı bir kez şiddetli bir şekilde vurdu. Evin içinden, başında siyah sarık olan, uzun boylu, kalıplı bir adam çıktı. O gence söylediği Kamuran Amca bu olmalıydı. Adam biraz sendeleyerek demir kapıya doğru geldi ve Cemal’in ve benim gözlerime bakarak hoş geldiniz dercesine kafasını öne eğdi. Adamdan biraz korkmuştum. Evinin kapısında Arapça kelimeler yazmaktaydı. O yazıları görünce biraz daha korkmaya başladım. Evin içi kötü kokuyordu. Her yerde küçükbaş hayvan ayakları, kafaları bulunmaktaydı. Evin duvarında kırmızı boya ile çizilmiş değişik bir şekil vardı. Adam yerdeki kahverengi minderleri göstererek, “Buyurun,” dedi.
Oturduk. Cemal mezarlık olayını anlattı. Ben de son iki gün içinde gördüğüm rüyaları anlattım. Adam dinledikten sonra birkaç saniye gözümün içine baktı. Sonra, “Anne ve baba adın ne?” dedi. Sırayla Nazik ve Süleyman dedim. Adam kağıtlara Arapça birkaç kelime yazdıktan sonra adımı sordu ve kağıdın altına bir kelime daha ekledi. Ayağa kalkıp büyük ahşap masa üzerindeki bakır kaseyi alıp oturdu. Önündeki büyük bakır kaptaki bulanık suya bakır kaseyi batırıp su aldı. Elini eski beyaz bir bezle kuruladı ve üzerine Arapça kelime yazdığı kağıdı suya attı. Yaklaşık 15 dakika Arapça bir şeyler okuduktan sonra bakır kaseye nefesini üfledi ve bana bakarak, “İç bu suyu,” dedi. Suyu içmekten korkuyordum fakat adam uzun bir süre uğraştığı için üzerimde içme sorumluluğu hissettim ve suyu içtim. Suyu içtikten sonra Kamuran Amca, “Gözlerimin içine bak,” dedi. Gözlerinin içine baktığımda esnemeye başladım. Ne olduğuna anlam veremiyordum. Defalarca esnemeye devam ettim. Esneme geçtikten sonra bir müddet konuşmadı. Gözlerimin içine sinirli bir şekilde bakarak, “Şu mezara bir bakalım,” dedi.
Hep birlikte dışarı çıktık, mezarlığa doğru ilerledik. Köye vardığımızda güneş batmak üzereydi. Cemal, Kamuran Amca’ya döndü: “Bu gece bizim misafirimiz ol. Yarın gündüz vakti gider bakarız,” dedi. Kamuran Amca bir müddet sustu, bana döndü. “Duyduğuma göre yalnız yaşıyormuşsun. Bu gece senin evinde misafir olmam daha uygun olur,” dedi. Ben Kamuran Amca’nın benim evimde misafir olmasını istemiyordum fakat üzerimde yine büyük bir sorumluluk olduğunu hissettim ve kafamı salladım. Cemal evine girdi. Biz Kamuran Amca ile evime doğru ilerlerken bir anda bana dönüp, “Senin üzerinde büyük bir tehlike var oğul. Evelallah kurtaracağız seni bu tehlikeden,” deyip gülümsedi. Ben de bu cümleden ötürü Kamuran Amca’ya biraz da olsa ısındım. Eve gittik ve Kamuran Amca için yatacak bir yer hazırladım, çay koydum. Kamuran Amca eve geldiğinden beri tavana bakıyordu. Çekindiğimden dolayı soramadım. “Garip, çok garip,” dedi bir anda. Ben de, “Garip olan ne Kamuran Amca?” diye sordum. “Önemli bir şey değil. Çayları koy da içelim,” dedi.
Çayları içip biraz konuştuk. Ona yaşadığım olayları daha ayrıntılı bir şekilde anlattım. O, anlattığım şeyleri dinleyip sadece kafa salladı. Olay hakkında beni rahatlatacak herhangi bir şey söylemedi. “Uykum geldi, yerim hazır mı?” dedi. Bu üslubunu beğenmedim ama bunu belli etmeden, “Hazır amca, hazır,” dedim. Yerini gösterdim, yattı. Ben de etrafı topladıktan sonra kendi yerime uzandım.
Çok geçmeden içeriden, Kamuran Amca’nın yattığı odadan ses geldi. Tam olarak ne dediğini anlayamadım. Hızlı bir şekilde odaya gittim. Kamuran Amca arkası dönük bir şekilde ayakta dikiliyordu. Bir anda bana dönüp gülümsedi. Yavaş adımlarla yanıma doğru gelmeye başladı. Odanın içinin, nedenini bilmediğim şekilde, bir anda karardı. Kamuran Amca gözükmüyordu. Sol kolumda bir acı hissettim. Kolumu kaldırdığımda siyah bir yılanın bileğimi sıktığını gördüm. Oda birkaç saniyeliğine aydınlandı. Kamuran Amca ile aramızda en fazla bir adım mesafe vardı. Göz bebekleri yoktu. “Öldün sen oğul,” deyip yukarıyı gösterdi. Yukarıda annemi, babamı boyunlarından asılı olduğunu gördüm. Dilleri dışarıya çıkmış, yüzleri mordu ve gözleri faltaşı gibi açılmış bir şekilde gözlerimin içine bakıyorlardı. Bir anda sıçradım. Yine sabah ezanı okunuyordu. Artık bu tür rüyalara biraz da olsa alışmıştım. Bütün soğukkanlılığımla Kamuran Amca’nın olduğu odaya gittim fakat odada yoktu. O sırada dışarıdan ses geldi. Dışarıya çıktım. Kamuran Amca kapının önünde dikilmiş bahçeyi izliyordu. Ben seslendim. Bana dönüp, “Sen içeride kal,” dedi. Ne olduğunu anlamamıştım. İçeri girdim ve Kamuran Amca’nın gelmesini bekledim. Çok geçmeden içeriye girdi. 21 kere Nas Suresi okumamı söyledi ve odasına gitti. Dediği şeyi yaptım ve sonra uzandım.
Kapı sesiyle uyandım. Cemal gelmişti. Kalkıp kapıyı açtım. O sırada Kamuran Amca da odasından çıkıp Cemal’e selam verdi. Birlikte avluda kahvaltı yaptık. Ben her gün yaptığım şeyleri yaptım, onlar da avluda biraz sohbet etti. Kamuran Amca bir anda ayağa kalktı. “Vakit geldi, şu mezarlığa bir bakalım,” dedi. Hep birlikte yola koyulduk. Mezarlığa giderken Kamuran Amca’nın Arapça bir şeyler söylediğini işittim. Mezarların başındaki ağaçta yazılı olan yazıyı görünce, dün olduğu gibi yine esnemeye başladı. Bu esnemeye bir türlü anlam veremedim. Cemal’e dönüp, “Neden böyle oluyor kardeşim?” dedim. Cemal işaret parmağını ağzına götürüp “Sus,” dedi. Kamuran Amca’nın esnemesi geçmişti. Bana dönüp, “Annenle baban neden öldü?” dedi. Ben de, “Ben küçük yaştayken ölmüşler. Ecel gelmiş, almış canlarını da aslında bilmem,” dedim. Kamuran Amca bir müddet sustu. Konuşmasını beklemeden, “Ne yazıyor ağaçta amca?” dedim. Ağaca bakarak “1951” yazdığını söyledi. Ben ilk başta bu sayıya bir anlam veremedim fakat sonra annemle babamın öldüğü tarih aklıma geldi: 1951 yılında ölmüşlerdi. Bunu Kamuran Amca’ya söyledim. Bir müddet ağaca bakmaya devam etti. Bana döndü ve, “Büyü var bu ağaçta oğul. Eve geçelim, sana birkaç şey söyleyeceğim,” dedi.
Ben bir şey söylemeden şaşkın bir şekilde önden eve doğru ilerledim. Kamuran Amca ve Cemal de konuşa konuşa arkamdan geldiler. Eve gittiğimizde Cemal’in annesi Saadet Teyze’yi ahırın kapısının önünde, arkası dönük bir şekilde ahıra bakarken gördük. Ben, “Saadet Teyze!” diye seslendim fakat hiç istifini bozmadan ahıra bakmaya devam etti. Cemal annesinin koluna girip avluya getirdi. Sandalyenin birine oturtup benden bir bardak su getirmemi istedi. Suyu getirdim. Saadet Teyze suyu içti ve birden ayağa kalkıp evine doğru ilerledi. Bunun sebebini Cemal’e sorduğumda, yaklaşık üç haftadır böyle davrandığını söyledi. Bu sırada Kamuran Amca Cemal’e bakarak, “Ananın yanına git,” dedi. Cemal ne olduğunu anlamayıp evin yolunu tuttu. Kamuran Amca sinirli bir şekilde eve girdi. Ben de arkasından girdim. “Ne oldu amca?” dedim. Kamuran Amca kaşlarını çattı. “O kadın iyi değil oğlum. Cinli o kadın, cinli!” dedi. Ben Saadet Teyze’yi çoktandır tanırım, bana bir zararı dokunmadı şimdiye kadar, severim de kendisini. Kamuran Amca’nın dediklerinden sonra biraz şaşırdım, pek aldırış etmedim dediklerine.
Çok geçmeden Cemal bağırarak evin bahçesine geldi. Biz de Kamuran Amca ile dışarıya çıktık. Cemal, “Anama bir şey oldu, yardım edin!” dedi. Biz Cemal’le koşarak eve gittik. Kamuran Amca ayağındaki sıkıntı yüzünden biraz geriden geldi. Saadet Teyze odanın içinde boylu boyunca uzanmış, gözlerini tavana dikmiş titriyordu. O sırada Kamuran Amca odaya girdi ve yüksek sesle Arapça bir şeyler okumaya başladı. Kamuran Amca okudukça Saadet Teyze’nin titremesi biraz daha artıyordu. Saadet Teyze bir anda doğruldu ve benim gözlerimin içine bakarak “Melikun!” dedi ve birkaç saniye sonra bayıldı. Ben şaşkınlık ve korku içerisinde Kamuran Amca ve Cemal’e bakıyordum. Saadet Teyze, ben kendimi bildim bileli konuşmayan bir kadındı. Nasıl olur da konuşur? Konuşmasından çok, söylediği kelime ve bu yaşadıklarımın ürünü olması beni çok korkutuyor ve şaşırtıyordu. Kamuran Amca, Cemal’e ve bana bakarak, “Çıkın evden!” diye bağırdı. Biz Cemal’le ne olduğunu anlamadan avluya çıktık. Kamuran Amca içeride yüksek sesle sure okuyordu. Birkaç dakika sonra Kamuran Amca’nın sesine çığlık sesleri de eklendi. İçeriden gelen bu çığlık sesleri Saadet Teyze’ye aitti. Cemal daha fazla dayanamayıp içeriye girdi. Ben de onun arkasından giriyordum. Çığlıklar kesilmişti. Saadet Teyze hala yerde yatıyordu. Yattığı yerin etrafında kanlar vardı. Anlamsız bir şekilde Kamuran Amca’ya baktık. Kamuran Amca’nın avucunun içinde kanlı bir şey vardı. Biz aldırış etmeden avluya çıktık. Cemal şaşkın bir şekilde anasını odasına götürdü. Ben de Kamuran Amca’nın arkasından avluya çıktım.
Kamuran Amca elini yıkıyordu. Avucundaki şeyi de avludaki mermer taşın üzerine koymuştu. Ben anlam veremeden o şeye bakarken Kamuran Amca sinirli bir şekilde, “Elem onu,” dedi. O şeyin ne olduğunu sordum. Kamuran Amca hiç aldırış etmeden avludaki sandalyeye oturdu. Ben bir kez daha sordum. Gözlerimin içine baktı ve, “O, insafsızca yapılmış bir büyünün parçası,” dedi. Ben şaşkın bir şekilde mermer taşın üzerinde duran şeye baktım. Ete benziyordu; bir tarafı hafif beyazlaşmış, bir tarafı da siyahlaşmıştı. O sırada Cemal geldi. Kamuran Amca bana dediklerinin aynısını Cemal’e de söyledi. Yaklaşık bir saat sonra hep birlikte Saadet Teyze’nin yattığı odaya girdik. Yarı baygın bir şekilde yatıyordu. Beni görünce biraz irkildi. Kamuran Amca Arapça bir şeyler okudu. Okuduğu şeyler Saadet Teyze’yi gözle görülecek bir derecede rahatlatıyordu. Saadet Teyze biraz doğruldu ve Kamuran Amca’ya, “Allah senden razı olsun,” dedi. Bir kez daha şaşırmıştım. Yıllardır konuşmayan kadın, ne olduysa bir anda konuşuverdi.
Kamuran Amca, Saadet Teyze’ye konuşmamasının sebebini sordu. Saadet Teyze kaşlarını çattı ve bana baktı. Ben bu bakışlarına anlam veremiyordum. Gittikçe sinirlenmeye başladı. “Bunun amcası İbrahim denen adam yaptı bunları!” dedi. Cemal bana baktı ve birden, “Ne yaptınız lan anama?” diye bağırdı. Kamuran Amca, Cemal’i omzundan tutup kendine doğru çekti. Saadet Teyze’nin başından geçenler hakkında bir bilgim yoktu. Sadece amcamın Saadet Teyze’yi görünce başını öne eğip suratına bakamadığını hatırlarım. Ben üzgün ve sinirli bir şekilde avluya çıktım. Kamuran Amca da arkamdan geldi. “Sen eve git, ben olayları öğrenip geleceğim,” dedi. Ben de Cemal’in dediklerinden sonra pek fazla kalmak istemiyordum orada. İtiraz etmeden eve gittim.
Birkaç saat sonra Kamuran Amca geldi. Şaşkın bir şekilde suratıma bakıyordu. “Amcandan bahset biraz. Ne yapardı, nasıl birisiydi?” dedi. Ben de biraz sert biri olduğunu ve benim gibi hayvancılıkla uğraştığını söyledim. Kamuran Amca bir müddet sustu, tavanı inceledi. Bir anda dışarı çıkıp benim üzerinde odun kırdığım kütüğü aldı ve odanın ortasına koydu. Üzerine çıkıp tavana baktı. İnip kütüğün yerini değiştirdi. Ne yaptığını sormadan onu izliyordum. Tavanın kapıya doğru tarafında küçük bir delik vardı. Küçük deliğin ortasına eliyle yavaş bir şekilde vurdu. Yuvarlak bir tahta parçası içeri doğru girdi ve tavanda insan eli girecek kadar yer açıldı. Elini içine sokup siyah bir beze sarılı muska buldu. Ben şaşkın bir şekilde onu izlemeye devam ediyordum. Kütüğün üzerinden inip mindere oturdu. Muskayı özenle açmaya başladı. Muskayı açtıktan sonra cübbesinin iç cebinden bir et parçası çıkardı. Eti çıkarır çıkarmaz odayı kötü bir koku kapladı. Bu et parçasıydı. Et parçasını, yine cübbesinin cebinden çıkardığı bıçağıyla kesti. Onun içinde küçük bir muska daha çıktı. Ben gittikçe şaşırıyor ve korkmaya başlıyordum.
Ben Kamuran Amca’nın yaptığı şeyleri izlerken kapının sesiyle irkildim. Gelen Cemal’di. Üzgün ve sinirli bir şekilde bakıp içeri girdi ve Kamuran Amca’nın yanına oturdu. Ben de kapıyı kapatıp yanlarına oturdum. Kimse konuşmuyordu. Kamuran Amca, “Benim eve gitmemiz gerekiyor. İhtiyacım olan şeyler var. Ne kadar tez bitirirsek o kadar iyi,” dedi. Aceleyle yola koyulduk. Eve vardığımızda hava kararmıştı. Kamuran Amca birkaç tane mumu yakıp odanın köşelerine koydu. Yanına da bir tane gaz lambası aldı ve oturdu. Biz de Cemal’le karşısına oturduk. Muskanın içinde yazan yazıları okudu. Eline birkaç karış uzunluğunda ip alıp düğüm attı. Muskaları bakır kasenin içindeki bulanık suya attı. Elindeki ipi bana uzatarak, “İpi kasenin üzerinde tut. Dediklerimi tekrarla. Ben her başımı öne eğdiğimde düğümlerden birini aç,” dedi. Dediklerini yaptım. Suyun içinden kağıtları çıkardı ve suyu içmemi söyledi. Suyu içtim.
Kamuran Amca, “Bu gece burada kalacağız,” dedi. Cemal anasının yanında olması gerektiğini söyledi. Kamuran Amca başını salladı ve Cemal’i yolcu etti. Cemal’in evden çıkarken yüzüme bile bakmaması beni şaşırtmış ve bir hayli üzmüştü. Yaşadığım olaylara anlam vermemekten yorulmaya başlamıştım. Kamuran Amca kapıyı kapattı ve yerine oturdu. Zaman ilerlemişti. Kamuran Amca yatacağım yeri gösterdi ve, “Korkma, bu gece rahat uyuyacaksın,” dedi. Yatıp bugünkü olayları düşündüm ve çok geçmeden uyudum.
Çığlık sesi ile irkildim. Doğrulup gözlerimi ovuşturdum. Başımı çevirdiğimde korkudan ruhum bedenimden çekilir gibi oldu. Kamuran Amca, Cemal, Saadet Teyze, annem, babam ve amcam yan yana dizilmiş, oturmuş şekilde bana bakıp gülüyorlardı! Hemen yatağa girip battaniyeyi kafama doğru çektim. Birkaç saniye sonra biri omuzlarıma bastırıp beni sırtüstü yatırdı. Battaniyeden bir şey göremiyordum ve kıpırdayamıyordum. Buz kesilmiştim sanki.
Ezana sesiyle uyandım. Omzumda acı hissediyordum. Kamuran Amca’nın dediği şey aklıma geldi. Bugün rahat uyuyacağımı söylemişti. Peki gördüğüm bu rüya neydi? Yatakta güneşin doğmasını bekledim. Kamuran Amca yoktu. Güneşin doğmasıyla birlikte içeri girdi. Yanına gidip gördüğüm rüyayı anlattım. Bana bakıp, “Bu olay bugün çözülecek, merak etme,” dedi. Birlikte kahvaltı yaptıktan sonra yola çıktık. Cemal bizi bahçe kapısında karşıladı. Saadet Teyze’nin benimle konuşmak istediğini söyledi. Eve girmek için ilerlerken Saadet Teyze’nin avluya çıktığını gördüm. Yanına gidip hiçbir şey söyleyemeden suratına baktım. Sandalyeyi göstererek “Otur,” dedi. Kendisi de karşımdaki sandalyeye oturdu ve, “Senin amcan bana da büyü yaptı oğlum. Ben de onun yüzünden senelerce konuşamadım,” dedi. Ben şaşkın bir şekilde Saadet Teyze’ye bakıyordum. Bir müddet sustuktan sonra, “Nasıl oldu Saadet Teyze?” dedim.
Saadet Teyze olanı biteni anlattı. Zamanında babamla amcam büyük bir define bulmuşlar. Amcam babamı çok kıskanırmış. Defineyi çıkarmak için civar köylerden birinden bir hoca bulmuşlar. Hoca bu definenin cinlere ait olduğunu ve sadece anlaşma yapılarak çıkarılabileceğini söylemiş. Babam kabul etmek istemese de amcam zorla kabul ettirmiş ve defineyi çıkarmışlar. Annemle Saadet Teyze çok yakınlarmış o zamanlar. Babam bu olayları anneme anlatınca, annem de saklamayıp Saadet Teyze’ye anlatmış. Saadet Teyze de bir gün amcamı yolda görüp her şeyi bildiğini ve defineden biraz da ona pay çıkarmazsa tüm köye anlatacağını söylemiş. Bunu söyledikten sonra pişman olsa da iş işten geçmiş. Amcam defineden kimseye pay vermek istemiyormuş. Defineye tek başına sahip olmak için annemle babama büyü yaptırmış. Ben o zamanlar dört yaşındaymışım. Bir gün Saadet Teyze bizim eve gelmiş. Eve girince annemle babamın kendilerini tavana astığını görmüş. O sırada amcam eve gelmiş ve Saadet Teyze’nin bu olayı gördüğüne şahit olmuş. Saadet Teyze koşarak eve gitmiş ve kimseye bir şey anlatmamış. Amcam da Saadet Teyze’nin gördüğü bu olayları birine anlatmasından korktuğu için ona büyü yaptırmış ve Saadet Teyze’nin dili bağlanmış. Amcam define altınlarını ahıra saklamış. Bir gün almaya gittiğinde bulamamış ve yaptıklarından pişmanlık duymuş. Saadet Teyze’den af dilemek için gelse de Saadet Teyze onu hiçbir zaman affetmemiş.
Bunları duyduktan sonra çok şaşırdım. Kamuran Amca ahıra bakmak istediğini söyledi ve hep birlikte ahıra doğru gittik. Ahırdaki hayvanları dışarı çıkardım ve oradaki pislikleri temizlemeye başladık. Kamuran Amca’ya yılanı gördüğüm yeri söyledim. Dışarıdan kazma kürek getirmemi söyledi. Kazma küreği alıp yılanı gördüğüm yeri kazmaya başladık. Biz kazarken Kamuran Amca Arapça bir şeyler söylüyordu. Bir anda yer sallandı ve Saadet Teyze bağırmaya başladı. Ben elimdeki kazmayı yere atıp Saadet Teyze’nin yanına gittim. Cemal’le birlikte kolundan tuttuk. Saadet Teyze yüksek bir sesle, “Şu altınları vermezseniz kan dökülecek!” dedi. Kamuran Amca elini açıp Arapça ayetler okudu. Okudukça sallanma şiddetleniyor ve Saadet Teyze’nin ağzından kan gelmeye başlıyordu. Çok geçmeden sallanmanın şiddeti azaldı ve Saadet Teyze kendine geldi. Kamuran Amca’ya dönerek, “Acele etmezseniz buraya gelecekler!” dedi ve bana dönerek canımı alacaklarını söyledi. Ben elime kazmayı aldım ve hızlı bir şekilde kazmaya devam ettim. Bir müddet kazdıktan sonra kazma sert bir şeye vurdu. Kazdığımız yerin içinden büyük bir küp çıktı. Kamuran Amca evden büyük bir bez getirmemi söyledi. Eve gidip bezi getirdim. Kamuran Amca küpü kaldırıp sert bir şekilde yere vurdu ve içinden kan aktı! Ben, Cemal ve Saadet Teyze şaşırmıştık. Kamuran Amca soğukkanlı bir şekilde yere dökülen kanın üzerine bezi örttü ve dışarı çıkmamız gerektiğini söyledi. Biz çıktıktan sonra yüksek sesle ayetleri okumaya devam etti.
Yaklaşık yarım saat sonra bizi içeri çağırdı ve bezi kaldırmamızı söyledi. Bezi kaldırdığımızda kanların altına dönüştüğünü gördük! Kamuran Amca altınları doldurmak için bir çuval istedi. Çuval bulup altınları çuvala doldurduktan sonra Kamuran Amca, Saadet Teyze’ye babamla amcamın altınları nereden çıkarttıklarını sordu. Saadet Teyze civar köylerin birinde bulduklarını, köyün senelerdir boşaltılmış olduğunu söyledi. Ben, Cemal ve Kamuran Amca altınları alıp yola koyulduk. Köye vardığımızda akşam çökmek üzereydi. Kamuran Amca bu tür definelerin genelde kayın ağaçlarının altında olduğunu söyledi. Köyde sadece bir tane kayın ağacı vardı. Zaman kaybetmeden kayın ağacının hemen yanını kazmaya başladık. Kamuran Amca cin ayetleri okuyordu. Altınların sığacağı büyüklükte bir çukur açıncaya kadar kazdık. Çukur o boyuta gelince altınları koyup gömdük. Güneş tamamen batmıştı. Altınları gömdükten sonra yola koyulduk.
Eve dönerken Kamuran Amca’ya, annemle babamın mezarının başındaki ağaçta “1951” yazısının ne anlama geldiğini sordum. “Amcan annenle babana 1951 senesinde büyü yaptırmış. Aynı sene bu büyüyü işlemişler. Annene babana musallat olan cinler onları mezarında bile rahat bırakmamışlar. Mezarlarının başındaki ağaca bu rakamları yazmışlar,” dedi. Tam olarak anlam veremedim ama bu şeylerden kurtulduğumuzdan dolayı biraz da olsa sevinçli olduğum için fazla üstünde durmadım.
Eve vardığımızda gece yarısıydı. Ben ve Kamuran Amca benim evime gittik. Cemal de kendi evine gitti. Eve gider gitmez Kamuran Amca’nın yerini hazırladım. Ben de kendi yerime uzandım. Günün verdiği yorgunlukla hemen uyumuştum. Sabah uyandığımda Kamuran Amca’nın henüz kalkmadığını fark ettim. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Dışarı çıkıp ahırın kapısını açtım ve hayvanları dışarı saldım. Tekrar eve geçtim. Kamuran Amca daha uyanmamıştı. “Yorgunluktandır,” diyerek uyandırmak istemedim. Çay koyup kahvaltı hazırladım. O sırada Cemal geldi. “Görüşmeyeli nasılsın kardeşim?” dedi. Ben de şaşkınlıkla, “Daha dün görüştük ya kardeşim, ne diyorsun?” dedim. Cemal anlamsız bir şekilde yüzüme baktı. Olayların etkisinden böyle davrandığını düşündüm ve, “Otur kahvaltı yapalım kardeşim. Kamuran Amca da birazdan uyanır,” dedim. Cemal yüzüme bakıp, “Kamuran Amca kim?” dedi. Ben şaka yapıyor sanıp gülmeye başladım. Cemal gülmeyince ciddileştim ve Kamuran Amca’ya bakmak için içeri girdim. Kamuran Amca’nın kaldığı odaya girince kimsenin olmadığını fark ettim.
Tekrar avluya, Cemal’in yanına döndüm. “Cemal, iyi misin kardeşim?” dedim. Hiçbir şey söylemeden Cemal’in suratına baktım. Birkaç saniye sonra Cemal cebinden bir tane tespih çıkarıp bana uzattı ve, “İstanbul’dan senin için aldım kardeşim,” dedi. Ben bu cümleyi duyduktan sonra başımdan kaynar sular döküldüğünü hissettim. Cemal’e son üç gündür birlikte yaşadığımız olayları anlattım fakat Cemal her birini reddetti ve Kamuran Amca’yı dahi tanımadığını söyledi. Cemal’e Kamuran Amca’nın evini göstermek istedim. Birlikte yola çıktık. Kayın ağaçlarının arasındaki eve doğru ilerledik fakat ev yerinde yoktu!
Bayılmışım. Gözlerimi Cemal’in evinde açtım. Saadet Teyze bana su getirmişti. Doğrulup suyu içtim. Saadet Teyze’ye, “Nasılsın teyze?” dedim. Cemal anlamsız bir şekilde bana bakıyordu. Saadet Teyze birkaç saniye sert şekilde gözlerimin içine baktıktan sonra gitti. Son üç gün içerisinde yaşadığım olayları benden başka kimse bilmiyordu. Bir süre olayın şokunu üzerimden atamadım. Annemle babamın mezarının başındaki ağaçta bulunan yazı da ortada yoktu.
Bu köyde daha fazla durmak istemedim. Bir sene sonra hayvanları satıp İstanbul’a yerleştim. Olay her aklıma geldiğinde annemle babamı o kabuslardaki gibi görürüm. Fakat bu olayın peşini bırakmak istemiyorum. Yaşadığım o üç günlük olayın bir nedeni olmalı.
Views: 11