Çorum’daki Define Kazısı | Gerçek Korku Hikayeleri

Gerçek Korku Hikayesi Özet: İşsiz kalan Özkan ve arkadaşlarının Çorum’da define ararken yaşadıkları korkunç olaylar, gördükleri kabuslar, cin musallatı ve bir hocanın yardımıyla kurtuluş hikayeleri anlatılıyor.

Benim adım Özkan. Ankara’da ailemle beraber yaşıyorum. Başımdan yıllar önce geçen sıkıntılı bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.

Üniversite yeni bitmişti, Ankara’ya döndüm. Tabii iş güç yok. Bir taksi ayarladım, ara sıra taksiye çıkıyor, bazen de mahallede bulunan emlakçı bir abime yardım ediyordum; harçlığımı çıkarmaya çalışıyordum ancak kazandığım kendime bile yetmiyordu. Annem melek gibi kadındır ama babam çok aksidir. Evde aynı ortamda olmak bile bana psikolojik baskı oluyordu. O yüzden sık sık evden uzaklaşmak için çıkıp gidiyordum.

Üniversite arkadaşlarımdan Fatih, Mehmet ve Orhan da Ankara’da oturuyordu. Fatih’le Mehmet iş bulup çalıştıkları için sık sık görüşemiyorduk ama Orhan’la görüşebiliyorduk. O da benim gibi işsiz güçsüz, sağda solda takılıyordu, gerçi o bunu benim gibi çok sorun etmiyordu.

Yine bir gün buluşmamızda konu iyi bir iş bulup çok para kazanmaktan açıldı. Zaten tek derdimiz de oydu. Orhan daha çok kolay para peşindeydi. Öyle böyle derken Orhan konuya girdi: “Bakın beyler, bizim mahallede bir Bakkal İsmail Abi var. Adam sürekli define kazmaya gidiyor. Aram çok iyi, bazen dükkanı bakmam için bana bırakıyor. Bir iki aydır kazılara gitmiyor. Geçen gün sordum, ‘Abi hayırdır, yeni define işi yok mu?’ diye. Biraz durakladıktan sonra cevap verdi: ‘Orhan’ım, aslında sağlam bir yer bulduk. Yalnız çok fazla ifşa olduk, köylü niyetimizi anladı. Bizi jandarmaya şikayet ettiler, köye gidemez olduk. Zaten metal dedektörleri de jandarmaya kaptırdık. Bizim arkadaşlar hakkında savcılık işlem başlatmış. Ama Allah’tan o gün ben yanlarında yoktum. Aslına bakarsan biraz şevkim kırıldı ama son bulduğumuz yer sağlam. Kazacak birilerini bulsam orayı kesin kazardım. Yalnız benim bulaşmamam lazım bu aralar. Biliyorsun çoluk çocuk da var, ortada kalırlar yakalanırsam,’ demiş.”

Orhan, “Abi yerini söyle, ben bir iki arkadaş bulur kazarım,” diye teklifte bulunmuş. İsmail Abi de, “Bak bu olur. Zaten sana güvenim sonsuz. Benim payımı da verirseniz sıkıntı olmaz. Zaten siz bulsanız da onu satamazsınız, elinizden alırlar. Onu satmak için yine bana geleceksiniz,” demiş. Yer Çorum’un bir köyündeymiş. Zaten zamanında Hititler gibi eski medeniyetler oralarda yaşadığından definecilerin uğrak yerlerinden biriymiş.

Ben hem boşta olduğum için hem de evden uzaklaşmak istediğim için düşünmeye bile gerek kalmadan kabul ettim. “Gidelim oğlum, ne kaybederiz?” dedim. Fatih’le Mehmet kem küm edip kıvırmaya başlayınca, “Oğlum ayarlayın kendinizi, gidelim. Asgari ücretle sanki zengin mi olacaksınız?” dedik. Bu cümlenin üzerine hemen ikna oldular. Mehmet’in babasının Doblo arabası vardı, malzeme yüklemeye uygundu. “Mehmet, sen onu ayarla, biz de şu Bakkal İsmail Abi’den malzemeleri ayarlayalım,” dedik. Öylece kararlaştırdık, yola koyulduk.

İsmail Abi’den gerekli olan malzemeleri aldık, eksik olanları da tedarik edip tamamladık. Artık gitmeye hazırdık. Yeri ve konumu öğrendik: Çorum’daki bir köyün dışında, ırmak kenarında bulunan “Höyük Dibi” denilen bir yermiş. Burası mağaralara çok yakın bir yerdeydi. Oraya işaret olarak iki büyük kaya görmüşlerdi. Dedektörle sinyal almışlar. “5 metreye varmadan bulursunuz,” dedi İsmail Abi.

Hafta sonu Ankara’dan yola çıktık. Akşam saat 18:00 civarı Çorum’daki köye navigasyonla ulaşmıştık. Şimdi sıra Höyük Dibi denilen yeri bulmaktaydı. Küçük bir köydü. Köyün kahvehanesi vardı ama pek oralarda görünmemek iyi olur diye düşünüp es geçtik. Cami dibinde oturan üç yaşlı amcaya denk geldik. Selamlaştıktan sonra amcalara, “Biz üniversite öğrencisiyiz, Çorum’u geziyor, kamp yapıyoruz. Yolumuz bu tarafa düştü. Kamp yapacak, çadırı kuracak şöyle güzel, nehir kenarı bir yer var mı?” diye sorduk. Amcalar önce birbirlerine baktı, sonra içlerinden biri, “Oğlum, boş tarla arazileri neden geziyorsunuz?” diye sordu. Lafa girerek, “Amca, okul için tarihi yerleri gezip ödev hazırlıyoruz,” dedim. Amcalar ödevi duyunca, “Aa öyle mi? O zaman tamam. Bizim köyde birkaç tarihi yer var. Mesela Kral Tepesi var, eski kale var, Höyük Dibi var. Bak orada mağaralar da var, hem ırmak kenarında,” dediler.

Höyük Dibi’ni duyunca bizim gözler parladı tabii. “Amca, Höyük Dibi nerede? Biz oraya gidelim, kampımızı nehir kenarına kuralım. Sabah da dediğin yerleri gezeriz,” dedik. Amcalar uzun uzadıya tarif ettiler. Arabaya atladığımız gibi direkt Höyük Dibi’ne gittik. Köyün 5-6 kilometre dışındaydı. Yeri basitti, bulmak kolay oldu. Sıra işaretli taşları bulmaktaydı. Arabayı Höyük Dibi’ne yakın, görünmeyecek şekilde park ettik. Hava kararmadan işaretleri aramaya başladık. Mağaraların ilerisinde bayağı bir kayalık vardı. Şanslıydık, çok sürmeden çarpı işaretli, beline kadar gömülmüş iki taş besbelli orada duruyordu. Sanki defineyi bulmuşuz gibi sevindik. “Burada mangalımızı yakalım, karnımızı doyuralım, akşam olmasını bekleyelim,” diye karar verdik.

Yedik içtik, saat 22:00 civarında kazmaya başladık. İş paylaşımı yaptık; iki kişi yarım saat kazıyor, iki kişi dinleniyordu. Araba 20 metre kadar yakındaydı. Kazma sırası devredince arkadaşlardan müsaade isteyip, “Biraz kestireyim,” diye arabaya gittim. Kafayı koyunca yorgunluktan üç beş dakika içinde uyumuşum.

Rüyamda eski gecekondumuzun olduğu mahalledeydim. Eve doğru yürüyordum. Gecekondunun önünde büyük bir kalabalık vardı. Başta düğün var zannettim ama yaklaştıkça herkesin donuk bir ifadeyle eve baktığını gördüm. Orada dikilenlerden birine, “Hayırdır, düğün mü var? Neden toplandınız?” diye sordum. Bunu kısık bir sesle söylemiştim ama oradaki herkes bir anda dönüp gözlerimin içine bakmaya başladı. Soruyu sorduğum kişi bağırarak, “Gidin buradan! Burası bizim evimiz!” dedi. Çok korkmuştum. Titrek bir sesle, “Olur mu? Burası bizim evimiz, benim çocukluğum burada geçti,” dedim. Adam tekrarladı: “Gidin buradan! Burası bizim evimiz!” Bir terslik vardı bu işte. “Annemle babam nerede?” diye sordum. Adam soruma karşılık, “Buradan gitmezseniz eğer, sizin eviniz bizim evimiz olacak!” dedi. “Burası” dediği yer bir anda kazı yerine dönüşmüştü. Arkasını dönüp kalabalığa doğru yürümeye başladı. Adamın yürüyüşü bayağı farklıydı. Ayaklarına baktığımda çok farklı bir ayak yapısı vardı. Diğerlerine baktım, onlarınki daha beterdi. Birden bana aşırı bir korku geldi. Bismillah dememle uyanmam bir oldu. “Ya Rabbi şükür, rüyaymış,” dedim ve derin bir nefes çektim.

Yerimden kalkıp hemen çukurun başına vardım. Arkadaşlar kazma işine devam ediyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kazma ve kürek birkaç kez el değiştirdikten sonra artık çukur boyumuzu geçmişti. Ben Orhan’la kazıyordum. Çukurun içinde hayaller kurmaya bile başlamıştık. Orhan define bulursak son model bir araba çekeceğini, bense emlak yatırımı yapacağımı söylüyorduk. Biz konuşurken yukarıdan bir kesek (toprak parçası) geldi. Kesek nedir diye soracak olursanız, taş gibi bir araya gelmiş toprak yığınıdır. Çok zarar vermez ama değdiği yeri acıtır. Neyse, kesek sırtımda parçalanıp dağıldı. Yukarıdakilere seslenerek, “Oğlum ne yapıyorsunuz? Atmayın şu keseği!” dedim ve kazmaya devam ettim. Yukarıdakilerden cevap gelmedi. Sonra bir kesek, iki kesek derken kenardan gelmeye devam etti. Biri kafama, kimi koluma gelip canımı yakıyordu. “Oğlum başlayacağım şakanıza! Çukuru geri toprakla doldurdunuz! Atmayın ulan! Dalganın zamanı mı şimdi?” dedim.

Küreyi tekrar toprağa sapladığımda, kesikler bu sefer yağmur gibi gelmeye başladı. “Ulan başlayacağım yapacağınız işe!” diyerek feneri kaptım ve Orhan’la kendimizi çukurdan dışarı attık. Attık atmasına ama kesek, kum, taş ne varsa geliyor üstümüze. Geldiği yöne feneri tutuyorum, kimse yok. “Orhan oğlum, arabaya kaçalım!” dedim. Arabaya doğru koşuyorduk ama arkamızdan dolu yağar gibi kesek geliyordu. Koşmaya devam ettik. Çukurdan uzaklaşınca bir anda kesildi. Kendimizi arabaya attığımızda donup kaldık.

Mehmet’le Fatih olanlardan habersiz arabada uyuyorlardı. İkisini de telaşla uyandırdım. “Kalkın oğlum kalkın! Birileri bizi taşlıyor!” diye bağırdım. Mehmet gözlerini ovuşturarak, “Ne oluyor oğlum? Ne çabuk sıra bize geldi?” diye söyleniyordu. Sinirlenerek, “Hala sıra diyor ya! Kaçalım buradan, tuhaf şeyler oluyor, yolda anlatırım,” dedim ve kontağı çevirdim. Farları yaktığım anda önümüzden iki buçuk metre boylarında bir karartı hızla kaçıverdi. “Bismillah! Bu ne abi?” dedim. Sonra karartılar 4-5 tane olup arabanın etrafında dolanmaya başlamıştı. Korkudan elimiz ayağımıza dolandı. Çocuklara “Dua okuyun!” diyorum, sadece “Bismillah” diyorlar. Kendimi toparlayıp gaza bastım. Oradan öyle bir kaçtık ki ne kazma kürek ne kamp malzemelerini aldık, her şeyi öylece bıraktık.

Elimiz ayağımız titreyerek ana yola çıktık. Yol üzerindeki bir benzinlikte biraz kendimize geldik. Benzin alıp Ankara’ya doğru yola çıktık. Eve vardıktan sonra biraz dinleneyim, yaşadıklarımı kafamdan atayım istedim. Arkadaşlarla birkaç gün görüşmedik. Sonra haberleşip bir araya geldik, durum değerlendirmesi yaptık. Orhan’a, “İsmail Abi ne diyor bu konuda?” diye sorduğumda, “Olabilir, cinler defineyi sahiplenebiliyor. Uyanmam lazımdı aslında ama bilemezdim ki, benim başıma hiç gelmedi,” demiş. İnandırıcı gelmemişti. İçimden, “İsmail Abi sanki bizi yem etti,” gibi bir his geçiyordu.

Aradan birkaç gün geçti, evde tuhaf şeyler olmaya başlamıştı. Geceleri yatağımın başında birisinin dikildiğini hissediyordum, nefes alışverişini duyuyordum. Korkuyla yataktan fırlayıp lambayı açıyordum ama kimse yoktu. Tuhaf rüyalar görmeye başlamıştım. Kafa dağıtan bir şeyler yapmaya çalışsam da kafam daha çok allak bullak olmaya başlamıştı. Artık odamda karartılar görmeye başladım. Lamba kapalı uyuyamaz hale geldim. Gece tuvalete kalkıyorum, koridorda yürürken salondan sesler geliyor. “Kim var?” diye kapıyı açıyorum, karartı birden saklanıyor. Onu görüyorum fakat cesaret edip yanına gidemiyorum. Artık koridorun da lambası açık yatmaya başladım. Tabii bunu fark eden babam kızıyormuş. “Kaç yaşında adam, çocuk gibi lamba açık uyuyor! Bir sürü elektrik faturası gelecek,” diyerek anneme söyleniyormuş. Bu yüzden akşamları da eve girmek istemez hale geldim.

Felçli bir amcam var, yaklaşık 13 senedir yatağa bağlı yaşıyor. Onu ziyaret edeyim, evden uzaklaşmış olurum diye düşündüm. Arayıp müsait olduğunu öğrendikten sonra akşam oturmasına gittim. Amca, “Ee Özkan’ım, üniversiteyi de bitirdin. Şimdi ne yapıyorsun, iş güç var mı?” diye sordu. “Koşturuyorum amca, devamlı bir iş yok ama günübirlik işlere gidiyorum,” dedim. “Gittiğin işler nasıl, kazandırıyor mu bari?” diye sordu. Aklımda hep o gün olduğu için dalgınlıkla, “Bulsaydık çok kazandıracaktı…” diye ağzımdan kaçırdım. Amcam meraklandı: “Neyi bulsaydınız? Define işine mi girdiniz yoksa?” dedi. Define olduğunu nasıl anladı diye düşünürken, “Yok amca, parayı bulsaydık…” diye kıvırmaya çalıştım ama inanmadı, çok belliydi. Israrla “Define mi arıyorsunuz?” diye baskı yapınca detaya girmeden olayı anlattım.

Amcam, “Oğlum bu işler çoluk çocuk işi değil! Bilmediğiniz işe ne giriyorsunuz? Ben çok define kazdım. Bak sonunda sağlığımız da gitti. Sonuca bakarsan elde hiçbir şey yok,” dedi. Amcamın söylediklerine çok şaşırmıştım. Yanımdaki koltuğa geçerek, “Define işlerine girdiğini bilmiyordum. Sen beyin kanamasından böyle olmadın mı?” diye sordum. Amcam derin bir iç çekti ve, “Yok oğlum, ne beyin kanaması? Soranlara öyle diyoruz ama işin aslı öyle değil,” dedi. “Nasıl oldu peki?” diye sordum ve anlatmaya başladı:

“Birkaç arkadaş eskiden define arardık. Niyetimiz kısa yoldan köşeyi dönmekti ama nereye el atsak boş çıkıyordu. Yine bir gün arkadaşlardan bir tanesi sağlam bir yer bulduğunu, bu sefer kesin bulacağımızı söyledi. Heyecanlandık tabii. O zamanlar Şimdiki gibi teknolojik aletler yok. İşimiz Cinci Hocalarla görülüyor; hem define tespiti hem de korunma amacıyla sağlam bir hoca ile işbirliği yapıyorduk. Bulduğumuz yere önce hoca ile gittik. Hoca cinler ile konuştuktan sonra, ‘Bu alanda büyük bir hazine var,’ dedi. ‘O zaman korumaya alıp kazalım hocam,’ dedik. Hoca dualarla alanı çembere aldı. Kazmaya başladık ama hazine derinde olduğu için dikine değil, yatay kazı yapıyorduk. Tünel gibi kaza kaza ilerliyorduk. Gece kazı uzun sürdüğünden sırayla dinleniyorduk. Zaten bir günde de bitmedi, birkaç gün sürdü. Ama biz kazdıkça farkında olmadan hocanın çemberinin dışına çıkmışız. Hoca da her gün başımızda bekleyecek değil ya, bir gelse bir gelmiyordu. Kaza kaza dördüncü günün sonunda defineye ulaştık. Büyükçe bir küp buldum. Etrafını temizleyip küpü elimle kavrayınca bayılmışım. Gözümü hastanede açtım. Sol tarafım felç oldu. Fizik tedavi falan kar etmedi,” dedi.

“Peki define ne oldu amca?” diye sordum. “Arkadaşlar hocayı getirip almışlar. Bana da biraz pay verdiler ama azdı. Sorduğumda ‘Çok bir şey çıkmadı,’ dediler. Ama kocaman küptü! Nasıl ispat edeceğim ki? Zaten canımın derdine düşmüşüm,” dedi. Sonra bana nasihatte bulunarak, “Sakın ola bu işlere bir daha girme! Ben bilmeme rağmen bu hallere düştüm,” dedi. “Yok amca, tövbe! Define işi bana göre değil zaten,” dedim.

Artık gece olmuştu. Her ne kadar gitmek istemesem de eve döndüm. Koridordan odama doğru ilerlerken banyo kapısının açık kalmış olduğunu gördüm. “Hem dişlerimi fırçalarım hem de kapıyı kapatırım,” diyerek oraya doğru yöneldim. Banyoya geldiğimde içeride bir buçuk metre boylarında, tipsiz, büyük kulaklı, çirkin bir şey bana bakıyordu! Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Hemen geri dönerek odama yöneldim. Çok dua bilmediğim için sadece “Bismillah, Bismillah…” diyordum.

Bu, o yaratıkla son karşılaşmam olmamıştı. Devam eden günlerde birçok defa daha görmüştüm onu. Tuvaletin kapısını açıp bakıyorum, bir ayak görüp hemen kapatıyorum. Artık evde tuvalete gidemez olmuştum. Geceleri sabah ezanı okunana kadar uyuyamıyordum. Ne zaman gözümü kapatsam odada birileri koşuyordu sanki. Delirme derecesine gelmiştim.

Annem de son zamanlarda her şeyden korktuğumu fark etmişti. Beni karşısına alıp, “Oğlum hayırdır, sana bir haller oldu son zamanlarda. En ufak sesten ürker oldun. Geceleri lambaları açık yatıyorsun. Seni korkutuyorlar mı yoksa?” diye sordu. Artık dayanamayarak, “Evet anne, hem de çok korkutuyorlar! Uyku bile uyuyamıyorum!” dedim. Annem sırtımı sıvazlayarak, “Oğlum neden demedin şimdiye kadar? Sen küçükken de çok korkardın. Sana muska yazdırmıştım. Beş yaşına kadar üstünde taşıdın, sonra kayboldu. Korku geçtiği için bir daha yazdırmadım. Demek ki yine başlamış. Sana o muskadan bir daha yazdırayım,” dedi. Anneme define olayından bahsedemedim. “Kime yazdıracaksın? Gidip ben yazdırayım,” dedim. Annem, “Oğlum, o hoca Kırıkkale’de. Öyle herkese muska yazmaz zaten. Yaşlandı, bıraktı o işleri ama baban onun bir işini çözmüştü. Babanı sever, kıramaz. Baban bir telefon açsa yine yazar. Muska istiyor de,” dedi.

Aslında bir hocayla görüşüp işin aslını ona anlatsam iyi olur diye düşünüyordum. Anneme, “Sen babama söyle bir arasın. Bizim Orhan’da da korku var, beraber gidelim,” dedim. Ertesi gün babam arayıp gideceğimizi haber vermiş. Bizim çocuklarda benim kadar rahatsızlık yoktu ama onlar da bazen korkuyormuş. Yine dördümüz bir araya geldik ve hocanın evinin yolunu tuttuk.

Bir köyde, büyük bahçesi olan müstakil bir eve gelip kapıyı çaldık. Kapıyı 75-80 yaşlarında bir amca açtı. Bahsettikleri hoca bu amca olmalıydı. “Hocaya gelmiştik,” dediğimde, “Buyurun evladım, benim,” dedi. Babamın selamını söylediğimde, “Hoş geldiniz çocuklar, buyurun içeri. Babanız da aradı zaten,” diye karşılık verdi. Salona alıp, “Siz rahatınıza bakın, ben hemen geliyorum,” dedi ve yanımızdan ayrıldı. 2-3 dakika sonra elinde meyve suları olan bir teyze içeri girip ikram etti. Amca da gelmişti. Karşımıza oturup, “Ee, ne yaptınız bakalım? Sıkıntınız nedir, anlatın,” dedi.

Arkadaşlar lafa girdi: “Hocam vallahi durduk yere evde bize korku geliyor,” dediler. Ben de söz alıp, “Hocam benim durumum daha vahim. Bana görünüyorlar! Az kaldı kafayı yemek üzereyim!” dedim. Çocukları korkmasınlar diye anlatmamıştım. Söylediklerimi duyunca şaşırdılar. “Ne görünmesi oğlum? Kimler görünüyor?” dediler. Hoca durumu anlamış gibiydi. Başını yukarı aşağı salladıktan sonra, “Hallederiz Allah’ın izniyle,” dedi. Ayağa kalktı ve çekmecesinden birkaç tane tütsü çıkardı. Bizim Fatih’e tütsüleri verip, “Bunları şu köşelere yak, iliştir,” dedi. Sonra bakır bir tas çıkardı ve sehpanın üstüne koydu. Mehmet’e dönüp, “Oğlum, teyzene söyle bir su versin,” dedi. Bizim Mehmet fırladı, “Teyze, Hacı Amca su istiyor!” dedi. İki dakika sonra elinde bir buçuk litrelik Şaşal şişeyle içeriye girdi. Bizim Orhan, BİM marketin Abant marka suyunu görünce, “Hayırdır hocam, markalı su olunca görüntü daha mı net oluyor?” diyerek espri yaptı aklı sıra. Hoca gülümseyerek, “Oğlum, çeşme suları klorlu, onlarla olmuyor. Bu kaynak suyu, çeşmeden özel dolduruyorum,” dedi. Orhan dalgasına sormuştu ama cevabı almış olduk.

Hoca suyu doldurduktan sonra okumaya başladı ve suya üfledi. Bizlere ana adı, baba adı sorarak seansa başladı. Biraz durakladıktan sonra, “Oğlum siz define kazmaya mı gittiniz?” dedi. Orhan telaş yaparak, “Yok hocam, ne definesi?” dedi. Mehmet, Orhan’ı dürterek, “Oğlum sus, yalan söyleme! Adam belli ki televizyon izler gibi görüyor, neyi inkar ediyorsun?” dedi. Konuya dahil olarak, “Evet hocam, Çorum’da bir define yeri kazmaya gittik,” dedim. “Oğlum siz cahilsiniz anladım da aklınız da mı yok? Tamamen korunmasız gitmişsiniz!” dedi. “Ne korunması hocam?” diye sordu bizim Fatih. Hoca, “Bakın çocuklar, madem böyle bir şeye kalkıştınız, oraya havas ilminden anlayan biriyle gitmeniz lazımdı. Defineyi çembere alıp cinleri uzaklaştırmalıydınız. Define işleri öyle kolay olmuyor. Siz cinlerin sahiplendiği defineyi direkt kazmaya koyulmuşsunuz,” dedi.

“Ee hocam, bize musallat mı oldular yani?” diye sordum. Hoca, “Sizin şu an yanınızda varlıklardan yok. Siz üçünüze sadece dokunmuşlar ama Özkan, sen onlar kadar şanslı değilsin. Özkan oğlum, sizin evi sahiplenmiş bunlar! Bu varlıklar öyle hemen sahiplenmezler. Sana belli etmediler mi? Bir şeylerle uyarmadılar mı seni?” dedi. Biraz düşündükten sonra, “Vallahi hocam, define kazarken bir rüya gördüm. Bana ‘Burası bizim, gitmezseniz sizin eviniz de bizim olur,’ dediler. Ben rüya diye çok takmamıştım kafama,” dedim. Hoca, “Özkan, şimdi sana şöyle anlatayım: Senin letaiflerin diğer arkadaşlarına göre daha açık. Onlara sadece uykuda korku veriyorlar ama sana uyanıkken de gözükebiliyorlar,” dedi. “Hocam kusura bakma da, letaif nedir?” dedim. Hoca, “Boş ver şimdi, anlatması uzun sürer. Biz işimize bakalım,” dedi.

Arkadaşlara yazdı çizdi, birer muska verdi. Bana yazmayacak mı diye beklerken, “Özkan oğlum, senin sıkıntın büyük. Ben sana da bir şeyler yazıp vereceğim ama tek başına bu yetmez,” dedi. “Başka ne lazım hocam?” diye sordum. “Namaz kılıyor musun?” dedi. Biraz utanarak, “Vallahi hocam, bir iki kez cuma namazına gitmişliğim var ama o kadar,” dedim. “Peki namaz surelerini biliyor musun?” diye sordu. Başımı öne eğip, “Bilmiyorum hocam,” dedim.

“Özkan, şimdi sana da muska yazacağım. Eviniz için de bir şeyler vereceğim. Bir ay boyunca bu dediklerimi uygulayacaksın. Bu arada namaz surelerini öğrenecek ve namaza başlayacaksın. O evi ibadetsiz bırakmamalısın. Namaz sonrası tesbihatı kesinlikle yap. Tesbihatta Ayetel Kürsi’yi unutma. Yatarken de Felak, Nas, Ayetel Kürsi dualarını okuyacaksın. Hatta yatarken Ayetel Kürsi okuyarak yatağına çember çizersen, Allah’ın izniyle onlar sana yaklaşamaz. Zaten defineyi alamamışsınız, sadece korkutmuşlar sizi.”

“Allah razı olsun hocam, ne diyorsan yapacağım,” dedim. Hoca yazacağını yazdı, bitkilerle yapılan birkaç tarif verdi. “Babana da selam söyle. Hadi geçmiş olsun. Başka da kimseye anlatmayın, hem kendi adınızı hem de benim adımı çıkarmayın,” dedi ve bizi uğurladı.

Ankara’ya döner dönmez hocanın dediklerini uyguladım. Sureleri ezberleyip namaza da başladım. Sureleri okuyup namazı kıldıkça rahatlama gelmeye başladı. Özellikle Ayetel Kürsi ve Felak, Nas okuyup yatınca bebekler gibi uyuyordum. Artık ev içinde sesler kesildi, görüntü gözükmez oldu. Sadece odamda bir şey hissediyordum ama yaklaşamıyordu bana. Sanki kapının ağzında bekliyor, içeri giremiyordu. Artık özgüvenim bayağı yerine gelmişti.

Hocamızdan Allah razı olsun. Üç ay sonra bende hiçbir şey kalmadı. Hocayı ziyarete gittim. “Yavrum, namazlarını bırakma. Seni koruyan, Allah’ın izniyle, okuduğun Kur’an ve namazlarındır,” dedi. “Farkındayım hocam, Allah razı olsun,” dedim. Çok şükür, bu şekilde bir musibetten kurtulmuş oldum.

Views: 12

İlginizi Çekebilir:Cinli Gömü | Korku Hikayesi
share Paylaş facebook pinterest whatsapp x print

Benzer İçerikler

Haunted Villa Construction | A True Horror Story
Musallatlı Villa İnşaatı | Gerçek Korku Hikayesi
The Call of the Black Shroud | True Horror Story
Siyah Kefenin Çağrısı | Gerçek Korku Hikayesi
The Beauty of Seferihisar | Paranormal Story
Seferihisar Güzeli | Paranormal Hikaye
Jinn Summoning Ritual | A True Horror Story
Cin Çağırma Ritüeli | Gerçek Korku Hikayesi
The Curse of the Luck Spell | A True Horror Story
Şans Büyüsünün Laneti | Gerçek Korku Hikayesi
Haunting Since Childhood | A True Horror Story
Çocukluktan Gelen Musallat | Gerçek Korku Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paranormal Dergi. | © 2025 |