Hüddamın Mezarı | Gerçek Korku Hikayesi
Gerçek Korku Hikayesi | Özet: Diyarbakır’da askerlik yapan bir gencin, lanetli olduğuna inanılan bir kışlada yaşadığı paranormal olaylar. Hüddam mezarı, gizemli asker Mehmet Gök ve tekinsiz havuz bölgesindeki tüyler ürpertici deneyimler…
Her vatan evladı gibi askere gideceğim için içimde büyük bir heyecan vardı. Acemilik yapacağım yer belli olmuştu; Çanakkale’de başlayacaktım vatan nöbetine. Sivil hayatımda otellerde barmenlik yapıyordum. Yaz aylarında turizm beldelerinde sezonluk işlere giderdim. Ailem ve askerliğini yapmış arkadaşlarım, meslekçi seçimlerine katılmamam konusunda beni uyarıyordu. “Meslek seçersen acemi birliğinden erken dağıtım olursun ve doğuya düşme ihtimalin yüksek olur,” diyorlardı. Benim için fark etmezdi doğrusu da batısı da vatandı. “Askeriyede ‘var benim’ dersen kepçeyle yemek dağıtırsın, başka bir şey bekleme,” dediler. Aslına bakarsanız ben de elimde silah dağlara çıkmak istiyordum zaten.
O gün geldi çattı. Arkadaşlarım sağ olsun, mahallede asker eğlencesi tertip etmişler. Gece boyunca eğlendik, halay çektik. Bir asker klasiği olarak beni havaya attılar. Kesintisiz korna basılan araç konvoyuyla semtin caddelerinde yolları kestik. “En büyük asker bizim asker!” sloganları eşliğinde evime bıraktılar. Ertesi gün gece 12’de otobüsüm vardı. Annemin gözü yaşlıydı. Gece boyunca muhabbet ettikten sonra uyuduk. Vakit çabucak geçmiş, ayrılık vakti gelmişti. Arkadaşlarım yine yalnız bırakmadı, on araçlık konvoy eşliğinde vardık otogara. Annem her zamanki gibi ağlıyordu. Biraz teselli ettim, herkesle vedalaştıktan sonra bindim otobüse. Duygularını kolay belli eden bir insan değilimdir ama otobüs hareket ettikten sonra koyverdim kendimi.
Çanakkale yaklaşık altı saat sürüyordu. Otobüs birliğin önünden geçtiği halde erken saatte teslim olmamak için merkeze kadar gittim. Otobüste tanıştığım üç arkadaşla biraz gezinip internet kafede takıldıktan sonra birliğimize teslim olduk. Asker ocağı hiç hayal ettiğim gibi değildi. İçeri girerken didik didik arandık. Bir yerim sökülürse diye koyduğumuz iğne iplik setini bile aldılar. Yaklaşık beş saat, içinde televizyon ve sandalyeden başka bir şey olmayan “gazino” denilen yerde bekledikten sonra akşam yemeği için içtima alanına toplandık. Üst devrelerin “Otur! Kalk!” cezaları sonrası yemek için uzun kuyruğa girdik. Askeriyede değişik bir mantık var; üst devre “Sessiz olun!” dediğinde illaki 300 kişiden biri konuşuyor, sonuç: bütün bölük dizlerinin bağı kopana kadar otur-kalk yapıyor. İşin komik kısmı, ceza hiçbir zaman işe yaramıyor, illaki yapma denileni yapan birileri çıkıyor. Yemekten sonra bir süre daha gazinoda oturduktan sonra 21:30’da yat içtiması için toplandık. Bu süre zarfında yaptığımız otur-kalkın, ördek yürüyüşünün haddi hesabı yoktu. İşte o zaman anladım bu 460 günün bitmeyeceğini.
Gece 12 olmasına rağmen gazinoda yatak vermelerini bekliyorduk. Bizi unutmuşlardı herhalde ya da bilerek bekletiyorlardı. Derken bir nöbetçi astsubay geldi, çavuşu çağırarak “Neden bu askerleri yatırmıyorsunuz?” diye fırça atınca 15 dakika içinde yatağımıza kavuştuk. Yatağım iki katlı ranzanın alt katındaydı. Uzandığımda, benden 20-30 yıl öncesine kadar uzanan devrelerin iç karartıcı mesajlarını okuduktan sonra uykuya dalmıştım. Askerlik gerçekten zor bir şeymiş.
Sabah saat 5’te büyük bir gürültüyle zıplayarak uyandım. Üst devreler ellerindeki demir çubuklarla ranza ve dolaplara vurarak “Koğuş kalk!” diye bağırıyorlardı. O gün kamuflajlarım zimmetlendi. Sonraki günlerde yorucu eğitimler başladı. 300 kişi banyoya gidiyorduk. Yirmişer yirmişer girdiğimiz banyoda soyunup giyinmek dahil 5 dakika veriyorlardı. Hiç unutmam, ilk gittiğim banyoda ilk grup içindeydim, 20. sıradaydım ve yirminci duş musluğu bozuktu, yıkanamamıştım.
Aradan geçen iki haftanın ardından meslekçileri ayırmaya başladılar. Çoğu doğuya düştü. Seçilen kişiler bir ayın sonunda yemin töreniyle usta birliklerine gideceklerdi. Biz ise daha bir buçuk ay daha bu eziyete devam edecektik. Bir ara belki usta birliğinde rahat ederim diyerek meslek yazdırmayı bile düşünmüştüm ama burada yaşadıklarımdan sonra doğuya gitme isteğim de kalmadığı için vazgeçtim.
Gel zaman git zaman derken bizim de usta birliğine katılacağımız birlikler açıklanmıştı: Diyarbakır 7. Kolordu içindeki Jandarma Grup Komutanlığı’na düşmüştüm. Bizim bölükte doğuya gidenlerin sayısı bir elin beş parmağını geçmeyecek kadardı. Bunlardan biri bendim. Kendimi çok şanssız hissediyordum. 7 günlük dağıtım iznine gelmiştim. Günler çok çabuk geçmişti. Mayıs ayının ortalarıydı. Usta birliğine teslim olmak üzere havalimanından uçağa bindim. Bir saat elli dakikalık yolculuğun ardından Diyarbakır’a varmıştım.
Usta birliğine teslim oldum. Benim devrem olan üç arkadaşla tanıştım. Burası helikopter filosuydu. Askerliğinin bitmesine on gün kalmış bir üst devre, “Torunlar, gelin size karargahı tanıtayım,” dedi. Burada askerden çok subay olduğundan bahsetti. Biz askerlerin işi karargahtaki gündelik işler ve nöbet tutmaktı. Bize mesleğimiz olup olmadığını sordu. Barmen olduğumu söyledim. “Yeni gelen askerlerden bir süre sonra mesleği olanları seçecekler,” dedi. “Haziranın ortalarında açık havuz açılacak, oraya barmen de alırlar. Komutan sorduğunda katılırsan rahat edersin. Şu anda havuzda tadilat var, taşımak için asker alacaklar. Büyük ihtimal sizleri de götürürler, o zaman görürsünüz,” dedi.
Dediği gibi de oldu. Öğlen yemeğinden sonra içtima için toplandık. Bölük astsubayı, yeni gelen askerlerden 7-8 kişiyi havuz tadilatında çalışmak için ayırdı, içlerinde ben de vardım. Havuza gittiğimizde beklediğimden daha güzel bir manzarayla karşılaştım. Havuz çok büyüktü; içerisinde bir adet bar, bir adet de servis alanı bulunuyordu. Arka tarafında büyük bir mutfak vardı. Belli ki burada fast-food ürünler, yemekler yapılıyordu. Ayrıca alkol de vardı. Rütbeliler ve aileleri cüzi miktarda ödeyerek burada eğleniyordu. Girişimde kayıt ve soyunma dolaplarının verildiği bir alan vardı. Az ilerisinde 20 kadar soyunma kabini vardı. Havuzun uzunluğu yaklaşık 50 metreydi. İlk girilen yer 1 metre 50 santimdi, ilerledikçe derinlik artıyordu. Havuzun sonu 3 metre 50 santim derinliğindeydi. Geçen yaz su sızıntısı olduğundan bu yıl tadilata almışlardı. Havuzda elinde hilti olan bir işçi büyük bir gürültüyle betonları kırıyor, biz de küçük beton parçalarını kovalara koyup yukarıdaki arkadaşlara veriyorduk. Birkaç gün bu eziyete katlandık. İş çok ağırdı, akşama kadar pestilimiz çıkıyordu. Henüz silah zimmetlenmediği için çok şükür nöbet derdimiz yoktu. Ama birliğimizde devrecilik olduğu için üst devreler her akşam koğuşları yangın hortumlarıyla su basıyordu. Koğuşumuz 160 yataklıydı, altı katlı karargah binasının en üst katındaydı ve bileklere kadar basılan suyun koğuştan tahliye edilme imkanı yoktu. Anlayacağınız, basılan suyun altı katlı binanın en alt katından, bina girişinden atılması gerekiyordu. 20 kadar çömez, elimizde çekpaslarla bir buçuk saat su çekiyorduk. Koğuşlar temiz olsa bile üst devreler keyfine göre su basıyordu.
Bir süre sonra silahlarımız zimmetlendi ve nöbetler yazılmaya başlandı. Üst devreler genellikle akşam 8-10 ve 10-12 nöbetine gidip başka nöbet tutmuyordu. Bu dikkatimi çekmişti. Nasıl olduğunu anlamam uzun sürmedi. İlk nöbetlerin listesi geldiğinde şok oldum. Gündüz nöbetleri üçer, gece nöbetleri ikişer saatti. Gündüz nöbetinde 8-11 ve 2-5 olmak üzere iki nöbet, gece ise 8-10, 10-12 ve 4-6 olarak üç nöbet yazmışlardı! Hangi ara uyuyacaktım, hangi ara dinlenecektim bilmiyordum. Üst devrelerin nöbetini de bize yazıyorlardı. Nöbet kuleleri yaklaşık beş metre yükseklikteydi. Diyarbakır’ın kurak bir iklimi vardır. Kuleye çıktığınızda önünüzde boyu bir metreye kadar uzayan sarı otlardan başka bir şey yoktu. Bazı üst devre askerler, gece nöbetlerinde sarı otlar arasında varlıklar gezindiğini söylüyordu. Bunu bizi korkutmak için söylediklerini düşünüyordum, ta ki o geceye kadar.
Gece 10-12 nöbetinden gelmiştim. Doldur-boşalt yapıp nöbeti teslim ederken saat iki buçuktu. Yatağıma yatmıştım. 4-6 nöbeti için üç buçukta kaldıracaklardı. Kamuflajlarımı bile çıkartmadan bir saat uyumak için uzandım yatağıma. Koğuş uyandırmak için geldiğinde gözlerimi açamıyordum. Bu tempoya daha ne kadar dayanırım bilmiyorum. Nöbete giden ekipler hep benim tertiplerdi. Neredeyse yarı uyanık yarı uykulu vaziyette çıktım nöbetçi kulesine.
Nöbet başlayalı en az 15 dakika kadar olmuştu. Arkaya baktığımda askeriyenin iç tarafından bir karaltı geldiğini gördüm. Bir asker geliyordu. İkaz ederek durdurdum. Parolayı söyledi, işareti doğru cevaplayınca buyur ettim. “Seni daha önce hiç görmemiştim. Kimsin, neden geldin?” diye sordum. Kendini tanıttı: “Adım Mehmet Gök, Ankaralıyım. Beni görmemiş olman normal, kazan dairesinde gece görevliyim, gündüz koğuşta olurum,” dedi. “Kuleye gelmen yasak değil mi? Yerine kim bakıyor?” diye sordum. “Bunları boş ver şimdi, ben buraya seni uyarmaya geldim,” diyerek hikayeyi anlatmaya başladı:
“7. Kolordu buraya kurulmadan önce yakınlarda bir köy varmış. Bu köyde bir hüddam ustası yaşarmış.” “Hüddam da nedir?” diye sordum. Cinleri hizmete geçirmek amacıyla büyü kullanılarak yapılan bir ilim olduğunu söyledi ve devam etti: “Bu hüddam ustası başlarda iyi şeyler yaparak köylülerin sevgisini kazanıyor ama bir süre sonra kötü cinler üstün geliyor ve ustayı kontrol altına alıyorlar. İnsanlara çok zararlar veriyor, kendisini köy ağası ilan ediyor. Karşı gelen olursa cinleri musallat ediyor, köylünün malına mülküne el koyuyor. Son olarak köylünün güzel kızlarına göz dikince, namusuna leke sürdürmek istemeyen köy halkı adamı yakarak öldürüyor. Tabii öldürmeleri kolay olmuyor, köylülerden bir kısmı yanıp kül olan köyde birlikte yok oluyor. Yerlerinden yurtlarından olan köylüler, adamı şu an bulunduğumuz yerdeki mezarlığa bir çukur açıp gömüyor. Ne işaret ne de mezar taşı koyuyorlar. Kolordu buraya kurulacağı zaman mezarları başka yere taşımaya karar veriyorlar. Yeri belli olan bütün mezarlar taşınıyor, hüddamın mezarı hariç. O günden sonra bazı askerlere görünüyor bu hüddam ustası. Akli dengesini kaybediyor bir kısmı.”
Mehmet Gök isimli asker konuşurken ben de bir yandan öndeki sarı otluk araziye bakıyordum. 100 metre kadar ileride, otlar üzerinde bir hareketlilik olduğunu fark ettim. Acaba köpek mi, bir hayvan mı dolaşıyordu? Silahımı o yöne çevirip tüm dikkatimi verdim. Otların arasından insan suretine benzeyen ama ortalama bir insanın neredeyse iki katı olan bir karartı ayağa kalktı. Mesafe uzak olduğu için yüzünü göremiyordum. Kurma kolunu çekip bıraktım. Mehmet’e “Benim gördüğümü sen de görüyor musun?” diye soracaktım ki, baktığımda Mehmet kaybolmuştu.
Kafamı araziye çevirdiğimde gördüğüm şey de yok olmuştu. Silahımı yere bırakıp matarama uzandım, kafamdan aşağıya su döktüm. Acaba yorgunluktan halüsinasyon mu görüyordum? Otluk alana tekrar baktım. Otlar tekrar hareketlenmişti. Bu bir hayvan olamazdı. Çok hızlı bir şekilde bir sağa bir sola gidip geliyordu. Yüksek sesle bağırdım: “Kim var orada?!” Bir de baktım, otlar arasındaki şey üzerime doğru gelmeye başladı. Otlar bana doğru hareketlenirken soğuk bir rüzgar vurdu suratıma. Kurduğum silahı doğrultarak birkaç el ateş ettim. Ateş ettiğim anda otların hareketi kesildi. Gelen şey neyse vurmuştum. Belli ki silah sesini duyan nöbetçi subay panikle telsizden anons geçti ama donup kalmıştım, cevap veremedim. Çok geçmeden nöbetçi komutanlar ve ani müdahale mangası gelmişti.
Komutan, “Ne oluyor burada?” dedi. Anlatmaya başladım: “Komutanım, otların arasından bir şey bir sağa bir sola gidip geliyordu. Sonra bir ara ayağa kalktı, boyu çok uzundu. Karanlıkta gözleri parlıyordu ama sureti seçilmiyordu. Sonra bana doğru gelmeye başladı. Önce uyardım ama durmadı, ben de vurdum onu,” dedim. Komutan alaycı bir şekilde bakarak, “Hayalet gördün yani? Vurduğun yeri tarif et bakalım,” dedi.
Ani müdahale mangası önde, biz arkada duvarı aşıp otluk alana girdik. Otlar belime kadar geliyordu. Askerlerin elleri tetikte, dikkatlice ilerledik. Yaklaşık 50 metre gittikten sonra tarif ettiğim yere gelmiştik. Baktığımızda hiçbir şey yoktu. Kafayı yemek üzereydim. Komutan yüzüme kötü kötü bakıyordu. Nöbetçi çavuşu çağırdı, bu askerin nöbet çizelgesini getirmesini istedi. Çizelgeyi inceledikten sonra çavuşa bağırarak, “Çömez bir askere bu kadar nöbet tutturursanız hayali şeyleri bırakın, bizi bile vurur! Bu çocuk ne zaman uyuyup dinlenecek oğlum? Üst devreymiş! Nöbet tutmazlık yok, herkes tutacak bundan sonra!” dedi. Dediğini de yaptı. Ertesi gün bütün üst devrelere nöbet yazılmıştı. Herkes bana kin dolu gözlerle bakıyordu.
Gördüğüm şeyden emindim, gerçekti ama kimse bana inanmıyordu. Komutana Mehmet’in beni uyardığından bahsetmemiştim; kuleye geldiği için ceza alabilir diye düşünmüştüm, zaten inanmazdı bana. Ertesi gün ilk işim koğuşta Mehmet Gök isimli askeri aramak oldu. Koğuş görevlisine hangi yatakta yattığını sorduğumda, “Ben öyle birini tanımıyorum,” dedi. Ama nasıl olur? Bana kazan dairesinde gececi olduğunu, gündüz koğuşta uyuduğunu söylemişti. Koşarak kazan dairesine gittim. Benim devrem olan bir asker vardı, meslekçi geldiği için benden eskiydi. “Burada Mehmet Gök’ü tanıyor musun?” diye sordum. Tanımadığını söyledi. “Geceleri kimmiş burada?” dediğimde, “Gece bizim devre Mustafa bakıyor. O dediğin şahsı tanımıyorum kardeş,” dedi. Sanırım gerçekten yorgunluğun etkisiyle yaşamıştım bunları. Daha fazla kurcalamamaya karar verdim.
O gece sadece 12-2 nöbetim vardı. Nihayet biraz olsun uyuyabilecektim. Artık nöbete gittiğimde içimde bir korku vardı ve etrafı hep kuşkuyla gözlüyordum. İki saatlik nöbet 10 saat gibi gelmişti ama olay olmadan bitmişti çok şükür.
Kısa bir süre sonra alt devrelerimizin meslekçileri gelmişti. İçlerinde aşçı ve cankurtaran da vardı. Bir gün bölük astsubayından havuz tadilatının tamamlanmış olduğunu öğrendik. Görevliler seçilecekti. Komutan, aşçıları ve cankurtaranı meslekçi gelenlerden seçti. Benim devrelerimden birini bulaşıkçı, kısa dönemlerden birini havuza giriş kaydı ve soyunma dolabı takip işlerini yapacak birini ayarladı. Sıra garsonluk ve barmenlik bilenlere gelmişti. Sorduğunda ben de el kaldırdım. Barmenlik için benden başka el kaldıran yoktu. İkisi kısa dönem, ikisi benim devrem garson seçildiler. Başımıza sorumlu olarak iki uzman çavuş verdiler, biri aynı zamanda kasada duracaktı. Komutanlarımız iyi insanlardı, arkadaş gibi davranıyorlardı bize. Görevlerimizden bahsettiler: Havuz her gün 9’da hizmete başlayacak, rütbeliler ve aileleri kullanacaktı. Havuzun yanında büyük bir çam ağacı olduğundan her sabah su yüzeyinden çam iğneleri temizlenecekti. Gündüz aşçılar hamburger, pizza, patates kızartması gibi fast-food türünden hazırlıklardan sorumlu olacaktı. Aslında barmenlik bilgisi gerektirecek bir iş yoktu; alkol olarak bira, rakı ve şarap, alkolsüz olarak ise soğuk meşrubat servis edilecekti. Akşam 5’te havuz kapanacak, şezlonglar havuz etrafından kaldırılarak boşalan yerlere akşam yemeği için masalar kurulacaktı. Menüde alkol ile balık ve kebap türü yemekler servis edilecekti. Gece saat 10’da havuz kapatılıp istirahate çekilecekti.
Havuzda görev yapmanın en güzel yanı içtima ve nöbetlerden muaf olmaktı. Hiç şüphesiz, anlayacağınız karargah binasına yatmadan yatmaya gidecektik. İlk birkaç gün hazırlıkla geçti; temizlik, dolapların doldurulması, bardak-çatal-bıçak takımlarının ayarlanması gibi işler vardı. Birkaç gün sonra havuzu hizmete açtık. Burada çalışmak çok keyifliydi, kısa sürede adapte olmuştuk. Askerlikten ziyade iş yeri gibiydi. Ekiple çok iyi anlaşmıştık. Bizim ekibi karargahta hiç sevmiyorlardı, kendi tertiplerimiz bile kıskanıyordu. Hepimiz aynı şeyden şikayetçiydik.
Havuzun bitişiğindeki ayrı bir binada küçük bir spor salonu, sauna ve hamam da vardı. Mutfağın arka kapısı bu bölüme açılıyordu. Bu alanlar nedense kullanıma kapalıydı. Sadece spor salonunun bir kısmını depo gibi kullanıyorduk ve anahtarları bizdeydi. Boş vakitlerde spor salonunda takıldığımız olurdu. İçeriye gizlice soktuğumuz cep telefonlarıyla görüşmelerimizi de burada yapıyorduk. Bizim için çok işlevli bir yer olmuştu. Ama tuhaf gelen bir şey vardı; ara sıra spor salonuna girdiğimizde üst üste istiflediğimiz suları sağa sola savrulmuş buluyorduk. Kedi köpek girecek bir yer de yoktu.
Birkaç defa karargaha gitmeyip havuzdaki şezlonglarda yattığımız da olmuştu. Yat içtimasına da katılmadığımız için sorun olmuyordu. Ekiple bir karar aldık: Artık spor salonu ve sauna bölümünde uyuyacaktık. Karargahtaki kıskanç bakışlardan etkilenmiştik bu kararımızda.
Yine yoğun geçen bir akşamın ardından spor salonuna yatmak için geldik. Oradaki ilk gecemiz olacaktı. Arkadaşlarım spor salonunda yataklarını yaptılar. Hepimiz sığmıyorduk. Ben saunada yatarım diyerek yatağımı oraya yaptım. Sauna ve spor salonu iç içeydi, arada sadece saunanın kapısı vardı. Spor salonunun büyükçe penceresi buzlu ve desenli bir cama sahipti. Yakınlardaki bir sokak lambasının ışığı penceremize vurarak içeriye loş bir aydınlık veriyordu. Herkes yatağına uzandı ve ışığı kapattık. Kısa bir süre yattığımız yerden muhabbet ettikten sonra uyumak için sustuk. İçeride çıt çıkmıyordu.
O sessizliği saunanın kapı gıcırdaması bozdu. Yarı açık kapanan kapıyı açtım. Arkadaşlarıma seslenerek, “Kapıyı kapatmayın,” dedim. “Biz yapmadık,” dediler. Ve bir anda içerisi zifiri karanlık oldu; dışarıdaki sokak lambası sönmüştü. Belli etmemeye çalışıyorduk ama hepimiz tırsmıştık. Sauna kapısı tekrar gıcırdayarak kapanıyordu. Ani bir refleksle kalkıp tuttum. Gerçekten kapıyı oynayan yoktu. Bir anda içeride gürültüler koptu, sağa sola, duvarlara bir şeyler çarpıyordu. Arkadaşın biri ışığı yakmaya çalıştı ama yanmıyordu. Ne olduğuna anlam veremediğimiz için çok korkmuştuk. Sokak lambası tekrar yandı, içerisi biraz olsun aydınlanmıştı. Gördüğümüz manzara ile şok olduk: Güzelce istif yaptığımız sular, kolalar ve meyve suları sağa sola savrulmuştu. Herkes birbirine, “Şaka yapıyorsanız söyleyin, eşek şakasına döndü bu iş!” diyordu. Ben korkudan dolayı bir an önce buradan çıkmak istiyordum. Kapıya yöneldik. Kapıyı açmaya çalıştım, açılmadı. Ben kapıyı zorlarken bütün arkadaşlar geriye doğru kaçarak bağırmaya başladı. Hepsi cama bakıyordu. Ben de kafamı cama çevirdim ve o manzaraya şahit oldum: Buzlu camın önünden bir şey, bir sağa bir sola, olta atar gibi gidip geliyordu!
Korkudan kalbim ağrımaya başladı. Yastığımın altındaki telefonu almak için saunaya yöneldim. Benim içeriye girmemle kapının çarpması bir oldu. Telefonun ışığını kapı tarafına çevirdiğimde Mehmet Gök adlı asker karşımdaydı! “Mehmet, burada kalmamalıydınız! Burası uzun dokuz ay boş olduğu için onlar tarafından sahiplenildi,” dedi. Konuşmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Salonun kapısını açmak için hamle yaptığında kapı açılmıştı. Arkadaşlarıma “İçeride birisi var!” dedim. Kimse bakmaya cesaret edemedi, duvara sinmiştik. Birden ahşaptan ayak sesleri gelmeye başladı. Hep bir ağızdan dualar ediyorduk. Sonra ansızın sesler kesildi. Camın önündeki gölge de yoktu. Lamba yandı ve içerisi aydınlandı. Yavaş adımlarla saunaya yürüdüm. Başımı içeri uzattığımda Mehmet yoktu. Ani bir hamleyle kapıyı açtım ve hep birlikte çığlık çığlığa koşarak dışarıya çıktık. Kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı. Işıklar yanıp sönüyordu.
İki dakika koşunun ardından karargaha varmıştık. Halimizi görenler şaşkın gözlerle bakıyordu. Hepimizin yüzü bembeyaz, gözleri büyümüş ve nefes almakta zorlanıyorduk. Revirde çalışan sağlıkçı asker arkadaşlar yardıma koştu. Olayı anlattığımızda bazı askerler korkuyor, bazıları ise inanmayarak dalga geçiyordu. Üst devrelerden, namazında niyazında, “Hafız” dedikleri bir asker vardı. Yanımıza gelerek yaklaştı. Anlattıklarımıza inanıyordu. Bize nasihatte bulunarak, “Cinler ıslak ve boş mekanları mesken edinirler. Siz orada yatmayı düşünerek onların alanına girmişsiniz. Neyse ki daha büyük bir bela almadan kurtulmuşsunuz. Allah’a şükredin,” dedi. “Yarın hafta sonu, çarşı iznine çıkınca sizi söyleyeceğim adrese gidin. Orada Allah dostu bir zat-ı muhterem var, o size yardımcı olacaktır Allah’ın izniyle,” diyerek bizi biraz olsun rahatlatmıştı.
Hafta sonu havuz kapalı olduğu için ekip olarak çarşıya çıkabiliyorduk. Ertesi gün hep birlikte Hafız’ın gönderdiği yere gittik. Kapıyı sarık ve cübbe giymiş genç bir çocuk açtı. İçeriye davet edildikten sonra ince bir koridordan geçerek gösterdiği odaya girdik. Girdiğimiz odada Kur’an okuyan 7-8 tane genç daha vardı. Biraz sonra bizi içeriye alan genç gelerek, “Hocam sizi bekliyor, buyurun,” dedi. Gencin arkasına takıldık, merdivenlerden çıkarak hocanın bulunduğu odaya girdik. Hoca nur yüzlü, aksakallı, altmış yaşlarında biriydi. Elini öpmek istedik ama izin vermedi. “Hoş geldiniz çocuklar, uygun oturun,” dedi. Karşısında diz çökerek oturduk. “Beni görmek istemişsiniz, sizi dinliyorum,” diyerek dikkatini verdi. Arkadaşlarımdan müsaade isteyerek söze başladım. Mehmet Gök isimli asker dahil olmak üzere her şeyi anlattım.
Hoca tüm olanları dinledikten sonra konuşmaya başladı: “Bakın arkadaşlar, cinler varlıkları ayetle sabit olan varlıklardır. Yaradan, ‘Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım,’ demiştir. Tıpkı bizler gibi Müslümanı, Hristiyanı veya dine inanmayanları da vardır. Farklı bir boyutta oldukları için bizim gözlerimiz onları göremez. Ama nasıl biz onları bu dünyada göremiyorsak, ahirette de onlar bizi göremeyecekler. Şüphesiz Yaradan en adaletlidir. İnsanoğlunu en üstün varlık olarak yaratmıştır. Bazı cinler bunu kendilerine yediremezler ve insanlara zarar verirler. Hüddam ilmi var olan bir ilimdir; cinleri kontrol etmek için büyü kullanılarak yapılır ama büyünün her türlüsü günah olduğu için doğru bir şey değildir. Mehmet isimli askerin anlattığını söylediğin olay doğrudur. O bölgede çok zaman önce anlattığınız vaka yaşanmıştır. Benim gibi yerli ve yaşlı halk bilir bu olayı. Bahsi geçen hüddam yanlış şeyler yapmış, nefsinin kurbanı olmuştur. Şimdi her birinize muska yazacağım. Bu muskaları asla çıkarmayacaksınız, onları sizden uzak tutacak. Havuzun oradaki meseleye gelecek olursak, hüddamın cenazesinin taşınması gerekli. Bunun için komutanlarınızı ikna ederek beni oraya götürmeniz gerekiyor,” dedi.
Hoca muskalarımızı yazdı ve boyunlarımıza taktık. Birliğe gittiğimizde koğuşa çıkıp komutanlarımızı nasıl ikna edeceğimizi konuşuyorduk. Kısa dönem arkadaşlardan birinin ranzasının etrafında toplanmıştık. Ne yapmamız gerektiğini konuşurken yandaki yatağa uzanıp ellerimi ensemde birleştirdikten sonra düşüncelere daldım. Üst ranzanın altında, askerlerin hatıra kalsın diye yazdıkları yazılara takılıyordu gözüm. Birkaçını göz gezdirdikten sonra gördüğüm şeyle irkildim: “Mehmet Gök 78/1 Tertip Şafak 162”.
İstemsiz şekilde “Nasıl yani?!” diye bağırmışım. Arkadaşlar ne olduğunu sorduğunda yazıyı gösterdim. Bu yazı on yıl önce yazılmış olmalıydı ama benim konuştuğum Mehmet Gök genç bir delikanlıydı. Hemen yazıcı arkadaşı bularak yardım istedik. 78/1 tertiplerin dosyalarını çıkartıp Mehmet Gök’ün dosyasına ulaştık. Kimlikteki fotoğrafı gördüğümde donup kaldım. Bu, o çocuktu! Askerliğinin çok önce bitmiş olması gerekiyordu. Dosyasında kazan dairesinde görev yapmak için aldığı eğitim belgeleri ve bir tutanak çıktı. Nöbet yerini terk ettiği için ceza almıştı. Savunmasında yazdıklarıyla bir kere daha yıkıldım. Savunmada, kule nöbetindeyken karşı arazide sürekli hareket eden siyah gölgeler gördüğünü yazmıştı. Belgeler arasında bir süre psikolojik destek aldığını yazıyordu. Son olarak ölüm belgesine ulaştık: Nöbet tuttuğu bir sırada silahını çenesinin altına dayayıp tetiğe basmıştı!
Elim ayağım boşaldı ve yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda revirdeydim. Pazartesi günü mesai başlar başlamaz on arkadaş toplanarak bölük komutanına yaşadıklarımızı anlattık. Tek başıma gitsem etkili olmazdı belki ama 10 kişi aynı olayı yaşadığımızı söylediğimizde ciddiye almıştı. Bölük komutanına hocanın dediklerini de söylediğimizde, “Tamam, getirin. Denemekten bir şey kaybetmeyiz,” dedi. Komutan bir araç ayarlayarak bizi hocanın evine yolladı. Hoca, “Bekleyin, birkaç eşya alıp geliyorum,” dedi. Kısa bir süre sonra gelmişti. Hızla birliğe geldik. Komutan bahçede bizi bekliyordu. Selamlaştıktan sonra, “Olayı yaşadığınız yere gidelim,” dedi.
Spor salonuna geldiğimizde Hoca kapıda bir şeyler okuyarak besmeleyle içeriye girdi. Kapıdan hocayı izliyorduk. Tekrar bir şeyler okuduktan sonra iki rekat namaz kılıp, “Biraz uyuyacağım,” dedi. Komutanın yüzünde hocanın yaptıklarına inanmıyormuş gibi bir ifade vardı. Namazını kılan Hoca, kapıyı yarım kapattıktan sonra yere uzandı ve uykuya daldı. Aradan geçen yarım saatin ardından uyandı ve dışarıya çıktı. Hoca, kazma kürek ihtiyacımız olduğunu söyledi. Komutan askerlere o emri vererek yolladı. Beş dakika sonra kazma küreğimiz de gelmişti. “Bu binanın yan tarafında bir bahçe var, oraya gidiyoruz,” dedi. İlk defa gelmesine rağmen sanki burayı biliyormuş gibiydi. Hoca önde, biz arkada bahçeye kadar geldik. Hoca etrafı iyice baktıktan sonra birkaç adım daha yürüdü ve elindeki bastonu yere koydu: “Burayı kazacaksınız,” dedi.
Kazmaya başladık. Bir buçuk metre kadar kazmıştık ki insan kemikleri çıkmaya başlamıştı. Komutan bu sefer ceset torbası getirmelerini emretti. Mezardaki bütün kemikleri dikkatlice çıkartıp torbaya doldurduktan sonra Hoca ve komutan, bir mezarlığa gömmek üzere birlikten ayrıldılar.
O günden sonra hiç olağandışı bir şey yaşamadık. Yaşadığımız tatsız olaylardan sonra bütün asker arkadaşlarımız bize kucak açtı. Güzel anılar da biriktirdiğimiz 460 günlük vatan borcumu tamamlamış, terhis belgemi almıştım sonunda. Rabbim kimseye öyle şeyler yaşatmasın.
Views: 17