Onuncu Kurban | Gerçek Korku Hikayesi

Gerçek Korku Hikayesi | Özet: Define sandığı lanet getirir. Bu gerçek korku hikayesi, şeytani bir oyun, hayalet bir çocuk ve kızını kurtarmak için kendini feda eden bir babayı anlatıyor.


2016 yılının yaz gecesi yaşadığımız o korkunç olayı anlatacağım. Önce size biraz öncesini anlatmak istiyorum. Ben doğduğumdan beri Adana’da yaşıyoruz. Benim doğduğum gün babam ameliyathanenin önünde beklerken yanına yaşlı bir amca gelmiş, babama bakarak “Ahmet” demiş. Babam heyecandan ne dediğini bilemeden “Buyur amca” demiş. Yaşlı amca gülümseyip devam etmiş, cebinden bir kağıt çıkarıp babamın eline tutuşturmuş. “Buradaki talimatları takip edersen çok büyük bir define bulacaksın. Bu define sen ölene kadar aileni ve hatta akrabalarını bile kolayca yaşatabilir. Sakın şüpheye düşme, açgözlülük yapma, yoksa bu define sana nimet değil lanet olur.” Babam elindeki kağıda sadece bir anlığına bakmış ve tam amcaya cevap verecekmiş ki bir bakmış ki adam gözden kaybolmuş. O günden beri babam asla pes etmeden bu defineyi arıyor, amcamla birlikte. Babaannem babamın kandırıldığını düşünse de babam her zaman definenin gerçek olduğunu savunuyor. Ona göre define ve o yaşlı amca Allah tarafından gönderilen bir işaretmiş, sıkıntılarımızdan kurtulacakmışız.

Bizim ev üç katlı. En aşağıda biz, orta katta babaannem, en üstte de amcamlar yaşıyor. Bir gün akşam saatlerinde yine define peşinde olan amcamla babam evin kapısını kıracakmış gibi çalmaya başladılar. Kapıyı açıp da nefes nefese kalan babamla amcamı gördüğümde kaşlarımı çatmıştım. “Neler oluyor baba? Bu telaşın niye?” Babam nefes almaya çalışarak, “Melike, koş kürekleri getir kızım! Defineyi bulduk!” dedi. “Ne?!” diye bağırdım tiz bir sesle. “Nasıl? Emin misiniz?” “Eminiz eminiz! Kazıp çıkaracağız işte” dedi babam kafasını sallayarak. Amcam araya daldı, “Nursena’yı da çağır kızım, o da yardım etsin. İkiniz de gelin.” “Tamam” deyip amcamların oturduğu kata çıktığımda kapıyı tekmelercesine çalmaya başladım. Nursena kapıyı açtığında şaşkınca suratıma bakıyordu. “Ne oluyor ya? At mı kovalıyor peşinden?” Gülerek ittirdim onu. “Babamla amcam defineyi bulmuşlar! Kürekleri istiyorlar. Biz de yanlarına çağırıyorlar.” “Ciddi misin?!” diye bağırdı Nursena. “Ciddiyim tabii” dedim. Küreklerin ikisini bulup kapıya yönelirken Nursena da diğer iki küreği aldı ve kimseye haber vermeden babamların yanına bahçeye indik.

Babamla amcam önde, Nursena ve ben arkada definenin olduğu yere ilerliyorduk. Bizim köyde bazı yerler vardır, köylüler genelde oralara gitmezlerdi, adımlarını bile atmazlardı. Nedeni ise oraların cinli olduğuydu. Ben öyle şeylerden korkardım ama her zaman kendimi “Hiçbiri gerçek değil” diyerek avutmaya çalışıyordum. Sonuçta biz kötü insanlar değildik, neden bize zarar versinler ki? Köylülerin hiçbir zaman uğramadığı o topraklık alanlardan birine geldiğimizde etrafımızdaki ağaçlara ve ıssızlığa baktım. Babamla amcam ceplerinden lambalarını çıkarıp ışıklarını yaktılar. Defineyi bulduklarını söyledikleri yeri bir çırpıda buldular. Küreklerin ikisini alıp kazmaya başladılar. Etrafa çekinerek bakıyordum. Nereye baksam sanki korkunç bir şey görecekmiş gibi hissediyordum. “Baba, biz de yardım edelim mi?” diyordum. Babam nefes nefese devam ederken, “Yok kızım, siz etrafa göz kulak olun. Şimdi köylülerden biri gelir işimizi mahveder. Define amcamla benim taşıyamayacağımız kadarsa o zaman yardım edersiniz” dedi. Nursena yere oturmuştu, babamla amcamın toprağı kazmalarını izliyordu. Bense ayakta dikiliyordum. Gözlerimi babam ve amcamdan ayıramıyordum. Bulunduğumuz yerin havası basık gibiydi, ter akıyordu. Köylüler neden buraya gelmiyorlardı, şaşırmamak lazımdı.

Neyse ki 15-20 dakika sonra küreklerden bir tanesi büyük bir şeye çarpmıştı. Babamla amcam birbirlerine baktılar. Nursena sevinçle ellerini şaklattı. O büyük şeyin üstündeki toprakları da kazıp sandık gibi bir şeyi ortaya çıkardıklarında babamla amcamın alnından terler akıyordu. Zorlanarak sandığı kazdıkları çukurdan çıkarmaya çalışırlarken Nursena ve ben yukarıdan doğru ikisine yardım ettik. Sandığı en sonunda yukarı çıkarabildiğimizde babam sandığın önüne çöktü ve Bismillah çekip sandığın kapağını kaldırdı. Hepimiz nefeslerimizi tutmuştuk. Sandığın içinde gördüğümüz şey ile şokla bağırırken babam eli sandığın kapağında sandığın içine baka kaldı. Sandığın içinde muhtemelen küçük bir çocuğa ait olabilecek kemikler vardı, kırmızı bir saç kurdelası ve bir de mektup. Babam derin derin nefes alıp vererek mektubu açtı ve sesli bir şekilde okumaya başladı. Okuduğu şey mektuptan daha çok bir nota benziyordu: “Büyük bir fedakarlık yapmamı istediler. Sadece büyük bir tane acı çektikten sonra ölene kadar hep mutlu olacağımı söylediler. Özür dilerim kızım. Umarım şimdi mutlusundur.” Midem çalkalanıyordu. Daha fazla kendimi tutamayıp yakınımızdaki ağaçlardan bir tanesinin dibine kustuğumda babam bütün köyü inletecek bir şekilde haykırmıştı. Ben ağzımı silerken Nursena bir köşeye geçip oturduktan sonra yüzünü bacaklarına gömdü ve omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Nursena, astım krizine gireceksin bak!” diye seslendim ona. Nursena kendini sakinleştirmeye çalışırken amcam da babamı sakinleştirmeye çalışıyordu. “Onca yıl!” diye bağırıyordu babam. “Onca yıl Allah’ın bir işareti diye avuttum kendimi, çabaladım sürekli! Ama şimdi olanlara bak! Meğersem Allah’ın işareti değil de şeytanın oyunuymuş!”

Sonra hepimiz önüne oturup avuçlarımızı açtık ve boşu boşuna ölen o küçük kız için dua etmeye başladık. Babam defalarca kez dua edip sandığı amcamla birlikte kazdıkları çukura geri koydu ve çukuru kapatıp kürekleri aldıktan sonra oradan ayrıldık. Eve vardığımızda hiç kimse bir tek laf etmemişti. Herkes yataklarına gidip uykuya daldığında ben hala uyumaya çalışıyordum. Ölen küçük kızın kemikleri aklımdan çıkmıyordu. Babamla yer yatağında uyurken –yani en azından ben uyumaya çalışıyordum– babam birden doğruldu ve kapıya doğru şokla baktı. “Kızım neden ağlıyorsun? Neyin var?” dediğinde babamın omzundan tuttum ve “Ağlamıyorum ben baba, bir şeyim yok” dedim. Babam yavaşça bana dönüp başıyla kapıyı işaret etti. “Sana değil, ona söyledim” dedi. Şaşkınlıkla kapıya baktım. Az önce orada hiçbir şey olmadığına yemin edebilirdim ama şimdi ise kapıda küçük bir kız dikiliyordu. Saçları at kuyruğu yapılmıştı ve kırmızı bir kurdeleyle bağlanmıştı. Burnunu çeke çeke ağlıyordu. “Baba!” dedim sesim titreyerek. Yer yatağında sürünerek duvara yapışmıştım. “Neler oluyor baba?” Bu sefer de ben ağlıyordum. Küçük kız yavaş yavaş üzerime gelmeye başladığında çığlık atmıştım. “Baba bir şeyler yap!” Babam hipnoz olmuş gibi küçük kızın yürüyüşünü izliyordu. Küçük kız tam önüme geldiğinde başını eğip bana baktı ve gülümsedi. “Dokuz fedakarlık yapıldı. Sıra onuncuda.” Küçük ve soğuk elleri boğazıma yapıştığında acı bir çığlık koparmıştım. Babam hipnozdan uyanmış gibi küçük kızı tutup yere attı ve beni yerden kaldırıp odanın köşesine geçti. Bu sefer amcamların oturduğu kattan çığlık sesleri gelirken babamla ikimiz birbirimize baktık. Küçük kıza tekrar baktığımızda ise gözden kaybolmuştu.

Koşa koşa amcamların kata çıktığımızda kapılarının açık olduğunu görmemizle hızla içeri dalıp etrafta Nursena ve amcamı aramaya başladık. Amcam Nursena’nın odasının kapısını açmaya çalışırken babam sinirle amcamı köşeye itti ve kapıyı sertçe tekmeleyip açtı. Nursena yerdeydi, astım krizi geçiriyordu. Karşısında ise ağlayan küçük kız vardı. Fakat bu sefer küçük kızın yanında simsiyah, uzun bir gölge daha duruyordu. Gölge küçük kızın üzerine düşüyordu. Amcam ve korkudan az önce fark edemediğim ama şimdi gördüğüm yengem dualar okumaya başlamışlardı. Babam küçük kızı aldırmayarak Nursena’yı yerden kucaklayıp aldı ve odadan çıkmadan önce arkasını dönüp küçük kıza baktı. “Git buradan! Seni gömen kimse onun yanına git!”

Nursena’yı oturma odasına getirmişti babam. Amcam babamın başında volta atıp duruyordu. Yengem Nursena’ya astım ilacını vermişti, o yüzden artık daha düzgün nefes alabiliyordu. Amcam, “Ahmet, hoca falan mı çağırsak?” dedi. “Hayır!” diye bağırdı babam hiddetle. “Ben açtım bu belayı başımıza! Ben halledeceğim! Hadi herkes yataklarına! Ne duyarsanız duyun, ne görürseniz görün, gözünüzü açıp da kalkmayın yatağınızdan! Bu iş yarın halledilecek!” Herkes korku dolu bir şekilde yatağına gittiğinde babamla ben evimize gidip yer yatağına yerleştik ama ben bütün gece izleniyormuşum hissi yüzünden zar zor uyumuştum.

Sabah uyandığımda babam yanımda yoktu. Evimizin çatısına çıkıp kahvaltı için yerimi aldığımda babaanneme babamı sormuştum. İşi olduğunu ve sonra geleceğini söylemişti. Herkes sessizce kahvaltı yaparken birden babaannem konuşmaya başladı: “Dün gece evimin kapısı çaldı. Sizlerden biridir diye açtım kapıyı ama bir baktım ki bir kız çocuğu ağlıyor kapının önünde. Yanında da zebani gibi bir adam duruyordu. ‘Sonra kuzum ne oldu sana?’ diye sordum ama cevap vermedi bana. Yanındaki adamın elini tuttu. Yanındaki adam kafasını kaldırıp bana baktığında kalbime inecek sandım. Adamın suratı simsiyahtı. O kadar çok korktum ki hemen kapıyı kapattım. Abdest alıp Kur’an okudum, anca o zaman içim rahat uyuyabildim.”

Elimdeki çatalı bıçağı bırakıp ayağa fırlamıştım ve aşağıya koşmuştum. Evin kapısından çıkıp sandığı bulduğumuz yere koştururken arkamdan amcamın bağırışlarını duyabiliyordum: “Melike! Nereye gidiyorsun böyle?!” Arkamı dönmeden, gözlerim yaşlı bir şekilde cevap verdim, bir yandan deli gibi koşuyordum: “Babamı bulmam lazım!” dedim. Sandığı bulduğumuz topraklık alana geldiğimizde ilerideki ağaçlardan sarkan bir insan bedeni görmemle avazım çıktığı kadar bağırmıştım. Ağaca koşup şokla ağacın dalında sarkan bedene baktığımda gördüğüm kişiyle dilim damağım kurumuştu. Yere yığıldım, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Babam kendini ağaca asmıştı. Ağacın dalında sallanan bedeninin altında devrilmiş bir tabure vardı. Ağacın gövdesinde ise oraya sabitlenmiş bir kağıt parçası. Kağıt parçasını alıp amcam da duysun diye sesli bir şekilde okumaya başladım. Amcam ayakta dikilmiş bir şekilde babamın bedenine bakıyordu. Gözleri kocaman olmuştu, ağzı açıktı. Hafiften açık olan ağzının titrediğini görebiliyordum.

“Biliyorum bana kızacaksınız. Neden tek başına hallettin bu işi diyeceksiniz. Biz aile değil miyiz diyeceksiniz. Ama bilmiyorsunuz ki ben dün gece nasıl bir sınavdan geçtim. Kızım, bunları senin için yazıyorum. İyi oku. Lütfen benden nefret etme. Dün gece o küçük kızla yanında bir adam gördüm. Onları takip edip sandığı bulduğumuz yere geldim. Adamla küçük kız tam sandığı geri koyduğumuz yerin üstünde durdular ve bana baktılar. İşte o zaman adamın simsiyah yüzü aydınlandı. O adam, senin doğduğun gün bana o kağıdı veren yaşlı amcaydı. ‘Sen!’ dedim şaşkınlıkla. ‘Evet ben’ dedi dudaklarını kıvırırken ve konuşmaya başladı yaşlı adam: ‘Şimdi soracaksın Ahmet, bana neden bunu yaptın diyeceksin. Anlatayım. Gençtim, yakışıklıydım. Gayrimeşru bir kız çocuğum olmuştu. Kim olduğunu bilmediğim annesi bir mektup ile bıraktı kızımızı kapıma. Önce inanmadım, gittim DNA testi yaptırdım ama sonra baktım ki gerçekten benim kızımmış. Vicdanım el vermedi, biraz büyüyene kadar baktım ona ama sonra bir gün yaşlı bir kadın geldi kapıma. Elime kağıt tutuşturdu. Sana dediklerimi o da bana anlattı. İnandım. Aylarca o defineyi aradım. Sonunda buldum. Sandıkta muhtemelen yeni doğmuş bir bebeğin kemikleri, bir çift papuç, senin için yazdığım notun tam olarak aynısı vardı. İşte o zaman anladım. Bu defineye ulaşabilmek için büyük bir fedakarlık yapmam gerekiyordu. Yaptım da. Zaten hiçbir zaman kızımı istememiştim, onu yük olarak görmüştüm. Biliyordum bir tane büyük acıdan sonra hep mutlu olacaktım ama öyle olmadı. Cinlerin istediğini yapmıştım, onlara bir kurban vermiştim. Beni kandırmışlardı. Tıpkı benden önceki kadın gibi. Bizler güçlü değiliz Ahmet, bizler iyi değiliz. Artık ben cinlere karıştım, yaşlandım, onlara bağlıyım, onlardan kurtulamam. Bu döngünün kırılması gerekiyor ama hiç kimse bu döngüyü kırmıyor çünkü insanoğluna büyük bir tane acı ve ölene kadar mutlu yaşamak düşüncesi cazip gözüküyor. Ahmet, eğer o büyük fedakarlığı yapmazsan asla mutlu olamayacaksın. Bu lanet artık sana da bulaştı. O sandığı açtığın an o fedakarlığı yap!’ dedi. Sonra kayboldular. Önce biraz ağladım ama sonradan kendime geldim. Pes edemezdim. Benim canım kızım… Benim feda edebileceğim tek varlığım sendin. Bense seni o kadar çok seviyordum ki bunu asla yapamazdım. O yüzden daha büyük bir fedakarlık yaptım. Seni define için feda etmek yerine kendimi senin için feda ettim. Çünkü benim en değerli hazinem sensin. Bu lanet artık peşinizi bırakacak. Rahatça yaşayabilirsiniz. Lütfen benden nefret etme. Amcanla babaannene emanet ediyorum seni. Kendine iyi bak. Seni çok seven baban.”

Günler geçti, acım geçmedi. Evet, lanet bozulmuştu ama benim kalbim cayır cayır yanıyordu. Annem ben küçükken ölmüş, babam da artık yoktu. Yapa yalnız kalmıştım. Aylar sonra Nursena ile bahçeye çıkmaya hazırlanırken binanın kapısını açtığımızda merdivenlerin korkuluklarında kırmızı bir kurdela bulmuştuk. Kurdela küçük bir kağıda sarılmıştı. Kağıtta “Teşekkür ederim” yazıyordu. Gülümsedim. Sanırım babam ve feda edilen herkes artık rahatça uyuyabiliyordu.

Views: 7

İlginizi Çekebilir:13 Numaralı Kasadaki Büyü Kitabı | Gerçek Korku Hikayesi
share Paylaş facebook pinterest whatsapp x print

Benzer İçerikler

Invitation to the Jinn Wedding | True Horror Story
Cin Düğününe Davet | Gerçek Korku Hikayesi
Because of My Grandfather's Sin | A Paranormal Story
Dedemin Günahı Yüzünden | Paranormal Hikaye
The Call of the Black Shroud | True Horror Story
Siyah Kefenin Çağrısı | Gerçek Korku Hikayesi
Jinn Summoning Ritual | A True Horror Story
Cin Çağırma Ritüeli | Gerçek Korku Hikayesi
The Jinn Swapped My Baby | A True Horror Story
Cinler Bebeğimi Başkasıyla Değiştirdi | Gerçek Korku Hikayesi
Treasure Hunt at the Jinn Tumulus | A True Horror Story
Cinli Tümülüste Define Kazısı | Gerçek Korku Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paranormal Dergi. | © 2025 |