Cinli Tümülüste Define Kazısı | Gerçek Korku Hikayesi

Gerçek Korku Hikayesi Özet: Ankara’dan Kırıkkale’ye ava giden arkadaş grubunun, lanetli bir tümülüste define ararken yaşadığı paranormal olaylar, araba arızaları ve cinlerle ilgili korkunç gerçekler anlatılıyor.

Merhaba, size ve okuyucularınıza başımdan geçen bir olayı paylaşmak istedim. Adım Oğuz. Ben ve ailem Ankara’da yaşıyoruz ancak aslen Kırıkkale’nin Delice ilçesine bağlı Harikli köyündeniz.

2003 yılında köyümüze ait bir şirkette çalışmak için Rusya’ya gittim. Uzun yıllar orada çalıştım ve köylüm olduğu halde tanımadığım kişilerle orada tanışıp arkadaş olduk. Bir zaman sonra hepimiz Türkiye’ye kesin dönüş yaptık. Ama şu an “Rusyalılar Grubu” dediğimiz dokuz kişiden oluşan bir arkadaş grubumuz var. Haftada bir buluşur, semaver-mangal yapar, senede 3-4 defa da köye ava gideriz.

2017 yılının Ocak ayıydı. Ben, Özkan, Şenol, Ümmet, Süleyman, Emre, Bahadır, Cüneyt ve Adem, dokuz arkadaş köye gidip ava çıkalım dedik. Eski patronuma ait olan, köyün girişindeki mezarlığın alt tarafında kalan ve büyük bir bahçesi olan yazlık evin anahtarlarını istedik. Sağ olsun bizi kırmadı, verdi. Üç arabayla yola çıktık. Gece 22:30 civarında köye varmıştık. Patronun yazlık evinde yedik, içtik, karnımızı doyurduk. Bir süre sohbet ettikten sonra gece saat 23:30 civarlarında, “Hadi ava çıkalım,” dedik.

Benim arabaya ben, Şenol, Bahadır, Cüneyt bindik ve yola koyulduk. Diğer beş kişi de altı yüksek olduğu için Ümmet’in babasının Renault 12 aracını almaya gittiler. Ümmet’in babası köyün muhtarıydı ayrıca. Kırıkkale köylerinde yollar bozuk olduğu için Toros ve Broadway tarzı arabalar kullanılırdı genelde.

Köyün 3-4 kilometre dışında, Kızılırmak’ın kollarından küçük bir akarsu var, biz ona “Öz” deriz. Öz’e doğru yola çıktık. Bize yetişmeleri için ağır ilerliyorduk ama baktık ki diğerleri görünürde yok. Bir süre yol kenarında zifiri karanlıkta beklemeye başladık. Biz beklerken yanımızdan Renault marka bir araba hızla geçip gitti. “Başka avcılar” diye düşünüp peşine düşmedik. Sonra yanımdaki arkadaşlarım gidenlerin bizimkiler olduğunu söylediğinde artık onları kaybetmiştik bile.

Tarlaların arasında diğerlerini arıyorduk. Dışarısı buz gibiydi. Yerdeki çamurlar buz tutmuş, asfalt yol gibi çok sertti ve yer yer kar birikintileri vardı. Zifiri karanlıktı. Bizim Bahadır meğerse karanlıktan çok korkarmış. Tarlalarda biz diğerlerini ararken aradan bir saat geçmiş ama bir ize rastlamamıştık. Bahadır artık iyice kayışı kopardı korkudan. Bize dönüp titrek bir ses tonuyla, “Gece gece ben ezan sesi duyuyorum, siz de duyuyor musunuz?” dedi. “Oğlum dalga mı geçiyorsun? Ne ezan sesi evladım bu saatte?” dedim. “Vallahi duyuyorum, bak okunuyor, kesilmiyor,” diyordu. Daha fazla korkmasın diye dalgaya vurduk, “Beynin sana oyun oynuyor, korkma,” dedik.

Ara ara telefonlarımızı kontrol ediyorduk. Bulunduğumuz yerde telefon çekmezdi pek. Son baktığımda sinyal gelmişti. Hemen arkadaşları aradım. Öz’ün üstündeki köprü başında buluşalım diye anlaştık. Köprü başına onlardan önce varmıştık, beklemeye başladık. Yaklaşık 10 dakika sonra onlar da çıktı geldi. “Ne yaptınız, buldunuz mu bir şeyler?” diye sordum. Ümmet, “O tarafta bir şey yok. Bir de şu sol taraftaki tarlalara bakalım, oralarda oluyor genelde. Ben geçen sefer geldiğimde iki tavşan vurdum,” dedi.

Ümmet önde, biz arkada tarlaların arasında ilerliyorduk ve sonunda bir tepenin önünde durduk. Arkadaşlardan biri, “İnin arabadan. Tavşan mavşan yok. Buraya kadar gelmişken size başka bir şey göstereceğim,” dedi. İndik, peşine düştük. Aslında tepe sandığımız şey, definecilerin “tümülüs” dediği, kral veya soyluların gömüldüğü mezarmış. Tepenin başına çıktık. En üstte, bir-iki kepçe darbesiyle biraz kazılmış bir bölge vardı. Nedense sonradan bırakıp gitmişler. Ümmet, geçen hafta ava geldiğini ve buradan kemik çıkarttığını söyledi. Mezarın altında define olduğunu düşünüyordu. Gerçekten de kemik çıktığı yere vurduğumuzda tok bir ses geliyordu, sanki 30 santim altı boştu, orada tabut varmış gibiydi.

Orada biraz inceleme yaptık, kendi aramızda şakalaştık. Nasıl kazacağımızı, ne bulabileceğimizi konuşuyorduk. Şenol heyecanlanmıştı, “Tornavidayla bir yoklayalım, gevşek yer var mı?” diyordu. “Kazma kürek olmadan bu işe girilmez, köyün imamını mı getirsek?” gibi espriler yapılıyordu. “Tamam, yarın sabah geliriz o zaman, acelesi yok,” dedik. Ümmet ise, “Kemik çıktıysa define nerede? Neden kazmayı bırakıp gitmişler?” diye söyleniyordu.

Biraz düşününce aklıma okuduğum bir makale geldi. Yazdığına göre, eskiden insanlar kral mezarlarını saklamak için yüze yakın yere şaşırtmaca başka bir mezar daha yaparlarmış. Biz inceleme yapıp nasıl kazanacağımızı düşünürken, kulağıma karanlık taraftan ağlayan bir çocuk sesi geldi. İlk başta “Köyden çocuklar herhalde,” diye düşündüm. Sonra bir anda elim ayağım boşaldı, düşecek gibi oldum. Çünkü yakınımızda köyü bırak, ev bile yoktu. Issız bir yerdeydik. Sadece uzakta tuz madenlerinin ışıkları yanıyordu, başka da hiçbir şey görünmüyordu. “Aklıma gelen başımıza gelmez inşallah,” diyordum kendi kendime. Aklıma gelen, tahmin edeceğiniz gibi, buraları cinlerin sahiplenmiş olma ihtimaliydi. Çünkü nerede bir define varsa, orada cin olma ihtimali yüksektir.

Tabii ben bunları düşünürken karanlıktan korkan Bahadır endişeli bir şekilde sağa sola bakıp küfürler yağdırıyordu: “Sizin definenizi de mezarınızı da… Gidelim artık, ben kafayı yiyeceğim!” diyordu. Çocuğun hallerini görünce daha fazla korkmasın diye ağlayan çocuk sesinden bahsetmedim. Zaten benden başka duyan olmamış gibiydi. Bahadır’ı destekleyerek, “Beyler gidelim artık, zaten kazamıyoruz, üşüdük,” deyince, “Köye varalım, ne yapacağımızı düşünürüz,” dedim.

Defineyi duyan Şenol çok heyecan yapmıştı. Israrla, “Köye gidip kazma kürek alalım, geri gelip sabaha kadar kazalım,” diyordu. Ümmet, Şenol’un bu halini görünce daha çok gaz veriyor, tümülüsün etrafını gezdirerek, “Burada çok define var, bakın yamacında da tok sesler gelen yerler var,” diyerek olayın üzerine gidiyordu. Gösterdiği yerlere ayağımızla vuruyorduk, gerçekten içi boş gibi sesler geliyordu.

Saat 04:35 civarı olmuş ve hava da iyice soğumuştu. Hepimiz üşümüştük. Bahadır’ın ısrarı sonucunda köye gitmeye karar verdik. Köye doğru giderken Bahadır, delirmek üzere olduğundan bahsedip ağlayan çocuk sesi duyduğunu söylüyordu. Bahadır’a dönüp, “Kardeş, vallahi sen korkma diye söylemedim ama o çocuk sesini ben de duydum,” dedim. Bahadır yaşadığı şokun etkisiyle bir küfürler savurdu, “Ama nasıl ya? Neyse, evde konuşuruz,” dedik.

Çok geçmeden patronun yazlık evine gelmiştik. Evden biraz bahsedeyim: İki büyük odası, iki banyo, iki tuvalet vardı. İçeride Amerikan mutfaklı büyük bir salon bulunuyordu. Salonun ön tarafında tamamen açılır kapanır sürgülü camlar vardı. Eve vardığımız gibi şöminenin başına toplandık. Bayağı üşümüştük ve konuşmaya başladık.

Söze Bahadır başladı: “Ulan vicdansızlar, beni delirtecektiniz! Dalga geçiyorsunuz, al işte benim duyduklarımı Oğuz da duymuş!” dedi. Arkadaşlar bana bakarak doğrulamamı istediler. Sorularına karşılık, “Ezan sesi duymadım ama ağlayan çocuk sesini çok net duydum,” dedim. Bizimkiler tekrar dalgaya alıp kendi aralarında konuşmaya başladılar. Kimi “Kazmayı küreği alalım, gidelim kazalım,” diyor, kimi de “Yatalım uyuyalım,” diyordu. En sonunda sabah olunca gider bakarız deyip yatıp uyumaya karar verdik.

Şömine ateşi ısıtmaya yetmiyordu. Buz gibi evde yattık uyuduk. Soğuktan gece boyunca sık sık uyandık. Baktık olmuyor, erkenden kalkıp kahvaltı hazırladık. Bugün evlerimize geri dönmeyi planlıyorduk. O yüzden yazlık evi temizleyip aldığımız gibi bıraktık. Bahadır’la ben, “Köyü biraz daha turlar, Ankara’ya döneriz,” diye düşünüyorduk ama bizim Ümmet’le Şenol rahat durmadı. “Bu defineyi kazmaya gidelim, orada apaçık define var, zengin oluruz,” diye birbirlerini gazlıyorlardı ve diğer arkadaşları da ikna etmişlerdi. Gidip köyden kazma kürek getirdiler.

Evin kapısını kilitleyip tümülüse gitmek için arabalara binecektik ki benim arabanın arka lastiğinin patlamış olduğunu gördüm. “Beyler, benim lastik patlamış. Dün tarlalarda gezdik ya, ağaç kütüğü falan batmış herhalde. Stepne yok, bu bizi götürmez,” dedim.

Tekrar iki arabayla gitmeye karar verdik. “Gelince senin lastiğe hava basar, bir bakarız,” dediler. Onaylayarak Ümmet’in arabaya bindim. Dört kişi yola çıktık. Diğer arkadaşlar Özkan’ın arabasıyla gelecekti. Daha köyden çıkalı 300 metre olmuştu ki Ümmet’in araba önce teklemeye başladı, sonra gitmez oldu. Arabadan inip kaputu açtık. Ümmet, “Gaz beyninde sıkıntı vardı, ara sıra yapıyor. Herhalde yine aynı sorundur,” dedi. Geriye baktığımızda diğerleri hiç hareket etmemiş, hala bahçenin önündeydi. Ümmet arabayla uğraşıyor ama ne yapsa çalışmıyordu. Telefonlar çekmeye başladı. Diğer arkadaşlara yanımıza gelmeleri için uzaktan işaret yapıyorduk ama anlamıyorlardı. Ümmet’e, “Köyün girişine kadar arabayı itelim,” dedim. Ümmet direksiyona geçti ve iterek yazlığa kadar getirdik.

Arkadaşların yanına geldiğimizde, Özkan’ın arabasının da bozulduğunu ve bir türlü çalışmadığını söylediler. Marş basıyor ama araba çalışmıyordu. Özkan’a, “Acaba benzini mi bitti?” diye sordum. İbreye baktığımızda araçta yakıt olduğunu görüyorduk.

Olanlar tesadüf olamazdı. Sanki birileri biz oraya gitmeyelim diye elinden gelen her şeyi yapıyordu. Israrla tümülüsü kazalım diye bize gaz veren Ümmet, bu sefer, “Oğlum boş verin defineyi, biz arabaları tamir edelim de Ankara’ya gidelim,” demeye başladı. Şenol sinirlenerek, “Arkadaşım, sen değil miydin define diye başımızın etini yiyen? Hadi zengin olacaktık, ne oldu da döndün?” dedi. Ümmet titrek bir ses tonuyla, “Ankara’ya dönelim, her şeyi anlatacağım,” diye cevap verdi. Belli ki Ümmet’in bizden sakladığı bir şey vardı. Hep birazdan, “Anlatacaksan burada anlat!” dedik. Ciddiyetimizi gören Ümmet, “O zaman önce arabaları yapalım, sonra anlatırım,” dedi.

Benim arabanın lastiğini, Adem’in babasının hava kompresörü ile şişirdik. Lastik inecek mi diye biraz bekledik. İnmediğini görünce Çerikli Kasabası’na gidip Özkan’ın arabasına 5 litre benzin alıp geldim. Ben gelene kadar Ümmet de kendi arabasındaki problemi bulup yapmış. Özkan’ın arabasına benzin koyunca o da çalıştı. Arabanın çalıştığını gören Özkan da şaşkın şaşkın yüzümüze bakarken, “Ulan Özkan, benzini bitmiş ya arabanın!” dedim. “Kardeşim vallahi göstergede var gösteriyor, sen de gördün,” diye karşılık verdi.

Arabalar harekete hazır olunca Ümmet’e, “Haydi anlat bakalım şu olayı. Bu kadar istekli iken şimdi neden vazgeçtin defineden?” diye sordum. Ümmet bir iç çekip anlatmaya başladı:

“İsmini vermediği bir tanıdığı, orayı kazmak için kepçeci ayarlayıp bir gece buraya getiriyor. Kepçe bir kez daldırıyor, kumu alamadan arıza yapıyor. Tamir ediyorlar, tekrar daldırıyor, bir iki kez kum alıyor, kepçe yine bozuluyor. Adamlar kızmaya başlıyor, ‘Bu nasıl kepçe kardeşim? Sen hiç bakım yapmadın mı?’ diye kepçeciye soruyorlar. Kepçeci, ‘Abi neyin bakımı? Daha yeni kepçe, ilk kez bozuldu,’ diyor. Biraz uğraştıktan sonra tekrar çalıştırıyorlar. Kepçeci tam üçüncü sefer daldırdığında, yüzünde korkunç bir ifadeyle kumu almadan öylece bekliyor. ‘Hayırdır kardeşim, dalsana, neden durdun?’ diye soruyorlar. Kepçeci bir anda kendini araçtan aşağı atıyor ve bağırıp çağırarak kendini yerden yere vuruyor. Adamın dili tutulup konuşamayınca, bu defineyi kazanlar adamı cin çarptığını anlıyorlar.”

Şenol, “Oğlum manyak mı bu adamlar? Niye gece gece kazıyorlar ki? Günler çuvala mı girdi?” diye sordu. Ümmet, “Gündüzleri jandarma çabuk tespit ediyor. Uydudan mı seyrediyorlar yoksa şikayet mi oluyor bilmiyorum ama hemen başına çöküyorlar,” dedi. “Ee, sonra ne oldu, anlat,” dedik ve devam etti:

“Kepçeciyi apar topar Kırıkkale’de bir hocaya götürüyorlar. Hoca okuyor, üflüyor, muskalar yazıyor. Kendine gelen kepçeci ertesi gün bir kamyon yollayıp kepçeyi yüklüyor ve hiçbir şey söylemeden kaçıp gidiyor.”

Şenol bunları duyunca daha çok sinirlenerek, “Oğlum sen manyak mısın? Bunları niye daha önce anlatmadın?” diye sordu. Ümmet, “İşin ucunda zengin olmak vardı emmioğlu. Bunların gerçek olduğunu bilmiyordum. Bilmediğiniz başka şeyler de var,” dedi ve anlatmaya devam etti:

“Bizim komşu köy olan Eskiköy’ün ilk yerleşim yeri orasıymış. Söylenenlere göre cinler orayı sahiplenmiş ve türlü olaylar olmuş. Hocalar getirmişler ama ne yapsalar kurtulamamışlar. Sonunda köylü baş edememiş ve köyü taşımak zorunda kalmış. Ben bunları söylentiden ibaret sanırdım.”

Şenol, “Ulan Ümmet, hepimizi delirtecek misin? Bunlar şimdi mi söylenir? Tüh!” dedi.

Biz bu konuları konuşurken yola çıkmıştık bile. Öğleden sonra 15:30 gibi Ankara’da olduk. Herkes evine dağıldı. Bahadır kendini iyi hissetmiyordu. Ankara’ya varır varmaz babası onu cinci hocaya götürmüş. Bahadır’dan WhatsApp grubuna sitem dolu bir mesaj geldi: “Sizin köyünüzü de, definenizi de, avınızı da, tavşanınızı da… Musallat oluyorlarmış bana! Hocaya gittim. ‘Sana cin dokunmuş ama Allah’tan musallat olmamış. Böyle yerlere gitmeyin,’ dedi,” diye yazmıştı.

Hemen arkasından Cüneyt gruba bir video yolladı. Tümülüsü incelerken videoyu almış. Videonun sonunda gruptakilerin hemen fark ettiği acayip korkunç bir ses geliyordu. Şenol da Bursa’dan tanıdık vasıtasıyla bir cinci kadın bulmuş, videoyu yollamış. Kadınla telefonla görüşmüş. Kadın, Şenol daha bir şey anlatmadan her şeyi söylemiş: “Siz cinlerin çok olduğu bir yere gitmişsiniz ve onların sahiplendiği defineleri almak istemişsiniz ama gidememişsiniz,” demiş. Şenol, “Teyze harfi harfine doğru diyorsun. Bunu bir ses kaydı olarak bana yolla da arkadaşlarım da duysun,” demiş. WhatsApp’tan Şenol da o kadının ses kaydını yolladı. Kadın yaşadıklarımızı kısaca özetleyerek, “Yavrum oralardan uzak durun. Orada size musallat olurlar. Orası çok tehlikeli, sakın bir daha oraya gitmeyin,” diye ses kaydı yollamış.

Ben de yaşadıklarımızı etrafıma anlatınca orayla ilgili ne hikayeler çıktı meydana, şaşırdım kaldım. Babamın amcası rahmetli Mehmet Dayım vardı. Bir gün tarla sularken karanlığa kalmış. Eşeğiyle köyüne dönerken yokuşun başladığı yerde bir çeşme var, oraya yaklaşıyor. Az ileride bir grup görmüş. Gruptakiler ateş etrafında sofra kurmuş, eğleniyorlarmış. Mehmet Dayı’yı görünce seslenmişler: “Aha gel, sen de otur, iki lokma bir şey ye, bize katıl,” demişler. O da yaklaşıyor, sofraya bir bakıyor ki bir kuş sütü eksik. Ayaküstü biraz sohbet muhabbet edip oturuyorlar. Tam lokmayı ağzına götürecekken besmele çekmediğini hatırlıyor. İçlerinden biri, “Sakın o aklından geçirdiğini söyleme!” diye bağırıyor. Mehmet Dayım durumdan şüpheleniyor ve “Bismillahirrahmanirrahim,” diyor. Anda ortalık toz duman olup göz gözü görmez hale geliyor. Etraf durulunca bir de bakıyor ki ne ateş var, ne sofra var, ne de o adamlar. Hepsi yok olmuş! Önünde duran envai çeşit yiyecekler eşek, keçi ve inek dışkısına dönüşmüş. Elindeki, ağzına götürmek üzere olduğu lokma da inek dışkısıymış. Hemen kalkmış ve okuya üfleye köye gitmiş.

Anladım ki çok büyük bir badire atlatmışız. 6-7 ay sonra köye gittiğimizde meraktan duramadık, tümülüse gündüz gözüyle bir daha gittik. Gördük ki birisi yine kepçe getirmiş, tümülüsün yarısını deşmiş, karmakarışık etmiş. Defineyi almış mı bilinmez ama hiç üzülmedik. Çünkü biz delirtmediğimize şükrediyorduk.

Views: 88

İlginizi Çekebilir:Cinli Gömü | Korku Hikayesi
share Paylaş facebook pinterest whatsapp x print

Benzer İçerikler

The Curse of the Luck Spell | A True Horror Story
Şans Büyüsünün Laneti | Gerçek Korku Hikayesi
The Sarcophagus Curse | True Horror Story
Lahdin Laneti | Gerçek Korku Hikayesi
Haunted Villa Construction | A True Horror Story
Musallatlı Villa İnşaatı | Gerçek Korku Hikayesi
Jinn Haunting While Trying to Help | A True Horror Story
Yardım Etmek İsterken Musallat Olan Cinler | Gerçek Korku Hikayesi
The Treasure Hunt in Çorum | A True Horror Story
Çorum’daki Define Kazısı | Gerçek Korku Hikayeleri
The Jinn's Gold | True Horror Story
Cinlerin Altını | Gerçek Korku Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paranormal Dergi. | © 2025 |